Dedim ya? Bu ikinci yarıştı ve kazanamadım. Madem anlatmamı istiyorsunuz, dinleyin. İşte o gün yarış için sözleşmiştik. Tavşanı bilirsiniz. Rüzgar gibi koşar. Bense sırtımdaki bu kabukla oflaya puflaya yürürüm. Kan ter içinde kalırım. Yarış yerine gitmek için evden çıktığımda, bir de ne göreyim?
"Ne gördün?"
"Yollar çeşitli engellerle dolu."
"Demek engelli yarış bu?"
"Hayır. Engeller yarış için konulmamış. Kendiliğinden olmuş. Yani öyle olmalı. Her yan pislik içinde...Çukurlar, çöpler...berbat bir hava. Bütün bunlar yürümemi bile zorlaştıran engellerdi. Bir süre burnumu tutarak yürüdüm. Sonra da azıcık dinlenmek için bir ağacın altındaki tümseğe çıkıp oturdum. Tam terimi kuruluyordum ki, bir ses duydum ağaçtan. Baktım, yaşlı bir Baykuş. Ağaca tünemiş bana bakıyor."
"Ne dedi sana? Yarış için başarı mı diledi?"
"Hayır. Önce derinden bir 'uuu' çekti. Arkasından, 'Boşuna kendini yorma kaplumbağa. Hepimiz birer mavi kanat takmazsak hiçbir yarışı kazanamayız,' dedi."
"E, sonra?"
"Hepsi bu."
"Gerçekten uzun bir hikayeymiş," diye alay etti Kirpi.
"Evet. Bir dakikada bitti," dedi gülerek Köstebek.
"Sizin için zaman kısa olabilir ama bir kaplumbağa için zaman geçmek bilmez." Diye konuştu Kaplumbağa, ciddi bir tonlamayla.
"Uzun yaşıyorsunuz işte, fena mı?" diye atıldı Köstebek.
Geçekten de kaplumbağalar en uzun yaşayan canlılar sınıfına girmekteydi...
"Evet, uzun yaşamasına uzun yaşıyoruz," dedi Bay Kaplumbağa iç çekerek..." Tabi buna yaşamak denirse!"
Belli ki, uzun ve çileli hayatını düşünüyordu.
Köstebek araya girdi:
"Neyse, neyse...Konuyu dağıtmayalım. Sen de o gün yarışı kaybettikten sonra mavi bir kanat akmaya karar verdin öyle mi?"
"Öyle de denebilir."
"İyi hoş da, sen bir kaplumbağasın...Hiçbir zaman uçamazsın. Yani bir kuş gibi demek istiyorum. Gerçekten bunu başarabileceğine inanıyor musun?" diye sordu Kirpi.
Bay Kaplumbağa kızdı.
"Size kaç kere söyledim, başaracağım!..Göreceksiniz!.."
Kirpi ile Köstebek telaşlandı.
"Ne kızıyorsun canım? Biz arkadaşız seninle..." dedi Köstebek. " Boş hayallere kapılıp üzülmeni istemeyiz değil mi?"
"Bu boş bir hayal değil. Bunu size önümüzdeki günlerde kanıtlayacağım. Bakalım o zaman ne diyeceksiniz!.." dedi Bay Kaplumbağa ve hırsla masasına geçip oturdu.
Kirpi ile Köstebek birbirlerine baktılar...
BEKLENEN GÜN
Sabah...
7.45 uçağı yaklaştı ve geçti.
Yine her şey sarsılıp, sallandı.
Bay Kaplumbağa, pencere önündeki yerini erkenden almıştı.
Bayan Kaplumbağa ise her zamanki gibi uyuyordu.
"Geliyorum peşinden insan yapısı...Geliyorum. hem de bir kuş gibi takılacağım arkana. Kolla kendini!." diye bağırdı pencereden Bay Kaplumbağa...Sesi uçağın gürültüsüne karışmıştı.
Sonra da telefonunun tuşlarını tıklattı...İlk deneme uçuşunu gerçekleştirmeden önce hava durumunu öğrenmekti niyeti.
"Alo?"
"Alo, buyurun?"
"Meteoroloji mi?"
"Hayır. Uzay üssü Alfa. Nereyi arıyorsunuz kardeşim?"
"Özür dilerim. Ben hava durumunu öğrenmek istiyordum. Uçacağım da..."
"Telsiziniz, elektronik donanımınız yok mu? Niye telefonla soruyorsunuz?"
"Elektronik donanıma ihtiyacım yok ki benim."
"Peki nasıl uçacaksınız öyleyse?"
"Canım orası beni ilgilendirir. Sizden sadece hava durumunu öğrenmek istemiştim. Biliyorsanız söyleyin!"
"Ne kızıyorsunuz canım? Pencereden gördüğüm kadarıyla hava gayet güzel. Bol güneşli ve güneş gözlüklü günler dilerim...Ayrıca bir siparişiniz varsa, hemen alabilirim."
"Ne siparişi?"
"Ne siparişi olacak? Markette ne olursa işte. Burası Öz Gıda Market...Bendeniz de kasiyer Ardıç Kuşu..."
Bay Kaplumbağa, kızgınlıkla telefonu kapadı ama fazla da üstünde durmadı bunun. Hava güzel görünüyordu. Uçuş da iyi geçecekti demek ki.
Bayan Kaplumbağa uyanmıştı...
"Ne mırıldanıyorsun? Biriyle mi konuşuyorsun?"
"Hava durumunu öğrenmek için aramıştım, market çıktı. Bugün ilk deneme uçuşumu gerçekleştireceğim de."
Bayan Kaplumbağa, birden yatakta fırlayıp oturdu.
"Nee?"
Bay Kaplumbağa, kasılarak olmayan kanatlarını çırptı:
"Bak...Çıktılar işte. Gördün mü? Artık bir çift mavi kanadım var. Biliyorum, senin için sürpriz oldu. O yüzden şaşkınsın böyle. Hadi kalk da bana yol için yiyecek hazırla."
"Yani...Şimdi...Geçekten çıktı mı kanatların?"
"Elbette...Bak."
Ortada kanat diye bir şey görünmüyordu ama Bay kaplumbağa kanat diye kollarını aşağı yukarı sallayıp duruyordu.
"Yeter salladığın, nezle olacağım. Cereyan yapıyor," dedi Bayan Kaplumbağa...Besbelli endişeliydi. "Şey...Bugün uçmasan olmaz mı?"
"Olmaz. Tam sırası."
"Yani, bu kanatlar yeterli olur mu uçmak için?"
"Tabi...Süpürge otu mu sandın bunları? Kanat bunlar, ka-nat! Hem bir şeye karar verdi mi yapmalı. Caymak olmaz. Ancak, yine de küçük bir pürüz var..."
"Pürüz mü?"
"Evet. Kanatları katlamam sorun olabilir. Bu halimle sokağa da çıkamam. Dikkat çekerim. Pardösümü getirir misin?"
"Ne yapacaksın pardösüyü bu sıcakta?"
"Söyledim ya? Giyeceğim. Kanatlarım görünmesin diye. Hadi."
Bayan Kaplumbağa, gardıroptan pardösüyü alırken kocasının artık iyice tozuttuğuna bir kez daha inandı.
Kocası ise oturma odasında şarkı söylüyordu şimdi:
"Kanadımda gül oya...Uçmadım doya doya...Lay lay lom..."
Pardösü ve sandviçler hazırdı.
Bay Kaplumbağa, çabucak giyinip, sandviç paketini cebine koydu. Sonra da göğsünü yumrukladı.
"İşte sonunda tarihi an geldi. Ben hazırım!"
"Hemen mi gidiyorsun?"
"Hemen."
"Yani ciddi ciddi gidiyorsun öyle mi?"
"Hayatım boyunca hiç olmadığım kadar ciddiyim ve bütün ciddiyetimle ciddi ciddi gidiyorum... Sevgili bayan, siz hâlâ şaka yaptığımı mı sanıyorsunuz? Birazdan ormanın en yüksek ağacına çıkıp kendimi gökyüzünün geniş maviliklerine bırakacağım. Sonra da, ver elini yeşil ülke, Samanyolu, Kuyruklu ve kuyruksuz yıldızlar!.."
"Eyvah!..Şey...Bilirsin, yükseklerde hava soğuk olur. Üşütmezsin değil mi? Sonra, göktaşlarına da dikkat etmelisin. Çarpıverirsin filan...Daha ilk uçuşunda sakatlanmak istemezsin değil mi?"
"Ederim, merak etme. Vedalaşma zamanı geldi. Hadi hoşça kal. Kabbuşum, minik kaplumbağam benim. Şans dile bana. İhtiyacım olacak yukarda."
Vedalaşma sahnesi gerçekten hüzün vericiydi. Birbirlerinden zor ayrıldılar. Sonra Bay Kaplumbağa, pencereden pır diye uçacağı yerde, kapıdan çıkıp gitti. Hem de kanatlarını çırparak!
Bayan Kaplumbağa, bir süre öyle kıpırtısız kocasının arkasından baka kaldı.
Doktoru aramayı akıl etmese, belki de çok uzun bir zaman öyle heykel gibi duracaktı.
"Alo? Alo?"
"Miyavvv...Yani buyurun"
"Doktor...Doktor, kocam uçmaya gitti!"
"Ne? Fareler ortalığı talan mı etti?"
"Hayır canım...Ben...ben şu kocası uçma meraklısı olan kaplumbağayım. Hani size gelmiştim de..."
"Ha, evet. Ne oldu?"
"Kocam uçmak için gitti."
"İlginç...Güzeeel...Anlamadım? Nasıl yani?"
"Gitti işte...Basbayağı gitti."
"Harika!..Harika!.."
"Söyleyin, ne yapacağım şimdi?"
"E...şey...Peki, nereye gitti? Nerde uçacakmış?"
"Ormanın en yüksek ağacı nerdeyse, orda."
"Harika!..Harika!..Bakkala gofret almaya gider gibi uçmaya giden bir kaplumbağa...Bravo doğrusu. Ben cesaret diye buna derim. Böyle cesur öncüler sayesinde bugünlere geldik. Helal olsun!..Ha, bayan? Bu aşamada benim bir şey yapmam söz konusu değil. Siz önce itfaiyeyi arasanız daha yararlı olursunuz kocanıza. Ben şimdi ormanın en yüksek ağacının bulunduğu yere gidiyorum...Kaçırır mıyım hiç böyle müthiş bir olayı...Hoşça kalın bayan...Kocanız için dua edin...Miyaav!."
Telefon kapandı.
Bayan Kaplumbağa, başka bir numara tuşladı...Aradığı müdür Timsah'tı.
"Aloo?"
"Alo, buyurun?"
"Müdür bey, ben Bayan kaplumbağa..."
"Günaydın Sayın bayan. Eminizdeyim"
"Şey...Kocam şey oldu..."
"Ne oldu? Hastalandı mı? İşe gelemeyecek mi?"
"Şey...Kanat çıkardı ve uçmaya gitti."
"Ne çıkardı?"
"Kanat...Yani çıkardığını sanıyor. Uçmaya gitti."
"Yok canıım...İyi çocuktur bizim kaplumbağa. Öyle bir şey yapmaz...Nee? Uçmaya mı gitti? Nereye?"
"Ormanın en yüksek yerine çıkıp aşağı atlayacakmış."
"Vay başıma gelenleeer...Deli mi bu kaplumbağa? Büroda onca iş dururken, sen kalk uçmaya git. Olacak şey değil!..İş ahlâkı da kalmadı. Pes doğrusu!."
"Yardıma geleceksiniz değil mi? Belki onu caydırabiliriz."
"Tabi, tabi...Hemen yola çıkıyorum. Nehirden yüzerek gidersem daha çabuk varırım oraya. Ne de olsa o bir kaplumbağa. Anca gider. Umarım nehirde Tarzan'a rastlamam. Benimle boğuşmayı çok sever de..."
Telefon kapandı...
Bayan Kaplumbağa, daha sonra itfaiyeyi, polisi, cankurtaranı, Bay Kaplumbağa'yı tanıyan herkesi tek tek arayıp yardım istedi.
Şimdi ormanın en yüksek ağacına doğru bir hareket başlamıştı...
BİR KAPLUMBAĞA BEDENİYLE Mİ, YOKSA RUHUYLA MI UÇMALI?
Bay Kaplumbağa, yorulmuştu.
Bir kütüğün üstüne oturmuş dinleniyordu ki, bir ses duydu...
"Hop...Hop!.."
Etkileyici, davudi bir sesti bu...Derinden geliyordu ve Bay Kaplumbağa'yı korkutmuştu.
"Hii...O da kim?"
"İçindeki ses..."
"Nerdesin? Göremiyorum seni..."
"Göremezsin tabi. Ses görülmez, duyulur. Söyle bakalım, ruhunla mı uçacaksın, bedeninle mi?"
"Bedenimle tabi..."
"Cık...cık...cık. Beceremezsin!"
"O zaman ben de ruhumla uçarım."
"O da olmaz."
"O olmaz, bu olmaz. Peki nasıl olur?"
"Hem bedenin, hem ruhunla, hem de mavi kanatlar açarak uçacaksın."
"İşte açtım mavi kanatlarımı?"
"Ay, bunlar mı mavi kanat? Güleyim bari. Kah...kih..."
Bay Kaplumbağa kızdı:
"Bana bak...İçimdeki ses misin, dışımdaki ses mi, ileri gidiyorsun. Beni yolumdan döndüreceğini sanıyorsan yanılıyorsun. Hiç boşuna çeneni yorma."
"Aferin, aferin. İşte ben de bunu bekliyordum. Böyle kararlı olman bu işi gerçekten başaracağını gösteriyor. Hadi bakalım, yolun açık olsun. Selametle...(Ses yankılanarak eridi) Selametle...metle...le..."
Bay Kaplumbağa, kendisiyle bir iç çatışmaya girmiş, kararlılığı artmıştı.
Kalkıp yoluna devam etti.
Uzaklardan itfaiye sirenleri duyuluyordu...
Kalabalık bir grup, ormandaki yüksek ağaca doğru gidiyordu.
Karadan, havadan, nehirden her yol ormandaki o en yüksek ağaca çıkıyordu bugün.
UÇTU UÇTU KAPLUMBAĞA UÇTU...KAPLUMBAĞA UÇAR MI?
Evet...
Herkes...herkes ordaydı.
Medya, itfaiyeciler, güvenlik güçleri...olayı kim duymuşsa işte...
Herkes ormandaki en yüksek ağacın altındaydı.
"İşte orda!" diye bağırdı ve ağacın tepesindeki eşini gösterdi Bayan Kaplumbağa...(Oraya nasıl çıktığını bilmiyorum. Daha doğrusu, biliyorum da şimdilik söylemiyorum. Biraz meraklanın bakalım)
Timsah, üstü başı paramparça gelmişti olay yerine.
Belli ki, nehirde başına tuhaf şeyler gelmişti.
Durumuna açıklık getirmek için:
"Ah Tarzan!..Yaktın beni. Sırası mıydı nehirde güreş tutmanın? Giysilerim berbat oldu. Ah, of!.."
Herkes meraklı bir bekleyiş içindeydi.
Ama, ağacın tepesindeki Bay Kaplumbağa, aşağıdaki bu kalabalığa bir anlam veremiyordu.
Bir ara aşağıya baktı ve:
"Neler oluyor böyle? Yangın mı var acaba?" diye mırıldandı.
Bayan Kaplumbağa, o aşağı bakarken el sallayıp bağırdı:
"Canım...Lütfen vazgeç!"
"Seni duyamıyorum, bağır biraz," dedi Bay Kaplumbağa. Bulunduğu yer oldukça yüksekti ve hafif bir rüzgar vardı.
"Lütfen in o kütükten," diye yalvardı Bayan Kaplumbağa...
Bay Kaplumbağa, kararlılığını sürdürüyordu...
"Başaracağım tatlım. Göreceksin kabbuşum..." (Kanat çırptı)
Köstebek burun kıvırdı:
"Hani ormanın en yüksek ağacına çıkacağını söylemiştiniz? Çıka çıka bu kütüğün üstüne mi çıkmış? Hıh!"
Kirpi, itiraz etti:
"Bir kaplumbağa için epey yüksek sayılır yine de," dedi ve seslendi "Heey Bay Kaplumbağa!..İn aşağıya!.."
Doktor Kedi, miyavlayıp duruyordu:
"Harika...harika.."
Çekirgelerden oluşan itfaiye, gerekli önlemi almış, bir atlamaya karşı branda bezini hazır tutuyordu.
"Çabuk olun, atlamadan yakalayalım," dedi şefleri.
İtfaiyecilerden bazıları Bay Kaplumbağaya doğru yavaşça ilerledi. Bay Kaplumbağa, sertçe durdurdu onları:
"Durun!..Sakın yaklaşmayın!"
Herkes 'zınk' diye durdu.
Bay Kaplumbağa, derin bir nefes aldı ve gülümsedi.
"Baylar, bayanlar...Ben hazırım," dedi ve pardösüsünü çıkarıp, kendini 'hoop' diye boşluğa bırakıverdi.
"Uçuyor, uçuyor!" diye bağırdı kalabalık.
"Gözlerime inanamıyorum biri beni çimdiklesin," dedi Timsah.
"Beni de, beni de," dedi Kirpi.
Kedi:
"Harika, harika!" diye miyavladı, diliyle bıyıklarını yalayarak.
TV'ler olay yerinden canlı yayın yapıyordu.
Sunucu:
"Vay canına sayın seyirciler...şaşılacak şey! İnanılmaz ama gerçek. Bir kaplumbağa göklerde uçuyor...Tıpkı bir kuş gibi. Evet, evet. Kaplumbağalar tarihinde henüz böyle bir şeye tanık olunmadı. Yüzlerce, binlerce şaşkın göz, uçan kaplumbağayı izliyor...İşte!..Ağacın çevresinde dönüyor. Şimdi de bir ok gibi güvercin sürüsünün arasına dalıyor. Derken bir daire, bir üçgen, altıgen çizerek pike yapıyor. Bir pike daha!...Pike üstüne pike sayın seyirciler. Her pikede aşağıda onu izleyenler korkudan yerlere yatıyor!" diye bağırıyordu ekrandan.
Sonra küçük bir reklam arası erdiler.
Reklamlar da hayli ilginçti...
Mesela biri şöyleydi:
"Fıs fıs spor ayakkabılarıyla siz de zıp zıp zıplayabilir, hatta uçabilirsiniz. Zıp-zıp! Spor ayakkabısında bir numara. Tavşan gibi koşar, kaplumbağa gibi uçar!"
Reklamlardan sonra canlı yayın devam etti...
Sunucunun dediği gibi, yüzlerce, binlerce meraklı göz Bay Kaplumbağa'yı seyrediyordu.
Bay Kaplumbağa ise durmadan pike yapıyor, aşağıdakilerin yüreğini ağzına getiriyor, sonra yine aniden yükselişe geçerek, bulutlarla sarmaş dolaş oluyordu...İnanılmaz bir manzaraydı!
Ancak, yine de tuhaf bir durum vardı...
Anlaşılmayan, açıklanması zor, tuhaf bir durum...
Az önce...
Yani Bay Kaplumbağa, ormanın en yüksek ağacının üzerinden uçmadan (kütükten aşağı atlamadan) önce...
Hani, çekirgelerden oluşan itfaiye erleri üzerine doğru gelirken?
İşte o an çok tuhaf bir şey olmuş, Bay Kaplumbağa'nın başının üstünde rengarenk ışıklar yanıp sönmüştü.
Doğrusunu isterseniz, biraz da baş ağrısına neden olmuştu bu durum...
Her neyse işte...
Şimdilik bunun üstünde durmaya gerek yok...
O şimdi gökyüzünde kuşlarla yarışıyordu ya, önemli olan bu.
Sunucu avazı çıktığı kadar bağırıyordu beyaz camdan:
"Eyvah...Düşüyor galiba...Hayır Hayır. Yeni bir dalış denemesiydi bu. Yine yükseliyor işte. Birkaç karmaşık ve inanılmaz takladan sonra tek bir kanat vuruşuşuyla uzayın bilinmeyen karanlıklarına doğru gidiyor...Helal olsun! Olağanüstü! Şaşılacak şey!"
UÇAN BİR KAPLUMBAĞA OLMAK KOLAY DEĞİL...
HER AN BAŞINIZ DERDE GİREBİLİR!
Bayan Kaplumbağa, evindeki koltuğunda oturmuş, olanları düşünüyordu...
Hâlâ şoktaydı.
Bütün bunlar inanılacak şey miydi?
"Gözlerime inanamadım. Doğru söyleyin lütfen. Gerçekten oldu mu bu? Siz de gördünüz mü uçtuğunu?" dedi hayretle açılmış gözlerle.
Konukları da onun gibi şoktaydı.
Müdür Timsah, Kirpi, Köstebek, olaydan sonra Bayan Kaplumbağa'yı yalnız bırakmamış, birlikte eve gelmişlerdi.
"Elbette gördük...Yalnız biz mi? Herkes gördü. TV'ler, radyolar naklen yayınladı," dedi Kirpi.
"Gördük görmesine de, böyle bir şey nasıl olur anlamıyorum," diye hayret etti Köstebek.
Timsah, Bay Kaplumbağa'ya hayrandı ve olaya değişik bir açıdan yaklaşıyordu:
"Hayvanlar alemi daha neler görecek beyefendi...Neler...Henüz beynimizi bile tam anlamıyla kullanamıyoruz. Kim bilir ne yeteneklerimiz var da farkında değiliz."
"Şimdi aya filan gitmesin?" diye sordu Kirpi.
"Benim bildiğim Bay Kaplumbağa, Mars'a bile gider," diye kesin konuştu Köstebek. Arkadaşıyla gurur duyuyordu. "Arkadaş dediğin böyle olur!"
"Peki, şimdi ne olacak? Be ne yapacağım yalnız? Ya geri dönmezse?" diye duyduğu endişeyi dile getirdi Bayan Kaplumbağa.
Timsah, onu teselli etti:
"Döner, döner...Merak etmeyin. Ben bir keresinde Asya'ya gitmiştim de..."
Kirpi atıldı:
"Asya'nın sözü mü olur efendim? Aya gitti, aya!"
Köstebek, olaya değişik bir yorum getirdi:
"Ne reklam olacak ama!..Ünlü oldu artık. Şimdi TV'ciler, filmciler, gazeteciler, hepsi bizim kaplumbağanın peşine düşecek. Çizgi filmlerde bile oynar artık. Vallahi işiniz kötü Bayan Kaplumbağa. Eve zor sığar artık kocanız. Yüzünü bile göremezsiniz. Çünkü o artık kamuoyuna maloldu. Özel hayatı biti. O paparazziler yok muu! Bir dakika rahat vermezler artık."
Doktor araya girdi:
"Baylar, baylar! Böyle sıkıntı verici cümleler kurmayın lütfen. Aaa!..Görüyorsunuz Sayın Bayan çok üzgün. Açılın da hava alsın canım."
Timsah kalktı:
"Haklısınız. En iyisi evlerimize gitmek. Bırakalım da Bayan Kaplumbağa kendini toparlasın. Hoşça kalın bayan."
Ötekiler de kalkıp vedalaştılar...Kapıdan çıkarken:
"Bize de öğretir mi acaba uçmasını?" dedi Kirpi.
"Belki öğretir. Arkadaş değil miyiz? Ama ben bir köstebek olarak yerin altını, yerin üstüne yeğlerim doğrusu. Fakat yine de ara sıra uçmak ilginç olabilir," dedi Köstebek.
Konuklar çıktıktan sonra Bayan Kaplumbağa kapıyı kilitledi.
İçine fenalıklar gelmişti ve başka konuk istemiyordu artık.
Beş dakika sonra pencerenin arkasından "Cik, cik," diye bir ses duyuldu.
Bayan Kaplumbağa, sesin sahibini bir serçe sandı önce...
Ama dikkatlice bakınca yanıldığını anladı. Gelen kocasıydı ve pencerenin dışında 'cik'leyip duruyordu.
"Hii!.. Sen miydin?" dedi küçük bir çığlık atarak...Sonra da koşarak gidip pencereyi açtı.
"Elbette...İşte sapasağlam karşındayım minik kabbuşum. Sevindin mi beni gördüğüne?" dedi Bay Kaplumbağa içeri girerken.
"Sevinmez olur muyum hiç?"
"Gel seni bir kanatlayayım..."
Kucaklaştılar.
"Bütün bunlar gerçek miydi?"
"Gözler asla yalan söylemez sevgili bayan."
"Haklısın...Anlat bakalım, uçmak nasıl bir duygu?"
Oturdular...
"Muhteşem!..Hiç bu kadar mutlu olmamıştım."
"Belli oluyor. Gözlerin pırıl pırıl...Tam iki saattir yoktun."
"Tam tamına iki saat, kırk beş dakika, elli iki saniye...İlk uçuş için hiç de fena sayılmaz. Ayrıca, kendimi kıyaslayabileceğim ikinci bir uçan kaplumbağa da yok. Türümün tek örneğiyim ben. Kendi rekorumu ancak kendim kırabilirim."
Birden, bir şey hatırladı:
"Eyvah!"
"Ne oldu?"
"Pardösümü ağaçta unuttum. Şimdi bir uçuş alı gelirim."
"Ne önemi var canım? Artık saklayacak bir şeyi yok ki. kanatlı olduğunu herkes öğrendi...Hem, daha doğru dürüst konuşamadık bile. Karnın da açtır. Otur, yemini ye...Şey, özür dilerim, bir an kuş sandım seni."
Bay Kaplumbağa hapşırdı:
" Hapşuuu!..Şey...Yukarısı biraz serin de," dedi.
Bayan Kaplumbağa, ona kağıt mendil verdi.
"Biliyor musun canım, artık ünlü biri oldun. Herkes peşindedir şimdi. Gazeteciler, televizyoncular...Bu çok korkutuyor beni."
"Uçmamdan onlara ne ki? Ben sadece özel bir amaç için uçtum. Tek isteğim mavi kanatlar takmaktı. Onu da gerçekleştirdim. Ben başkalarının ne yaptığına karışıyor muyum? Onların da bana karışmaya hakkı yok."
"Umarım karışmazlar. Ama hiç sanmıyorum. Sanki çok kötü şeyler olacakmış gibi bir duygu var içimde."
"Ne gibi?"
"Ne bileyim? Sanki her an birileri çıkıp gelecekmiş de, tuhaf şeyler olacakmış gibi."
Tam bu sırada kapı zili çaldı.
"Demedim mi?"
Bay Kaplumbağa telaşlandı:
"Bana bak, eğer gazeteci filansa sav gitsin. Evde yokum!"
"Peki."
Bayan Kaplumbağa, kapıyı açmak için giderken, Bay Kaplumbağa da içerdeki odalardan birine gidip saklandı.
Gelenler üniformalı iki kaplumbağaydı.
Uzun boylu olan biraz otoriter ve sertçe bir sesle:
"Bay Kaplumbağa burda mı oturuyor?" diye sordu.
"Evet. Ben eşiyim. Ne istemiştiniz?"
Kısa boylu olan uzunun aksine kibarca:
"Bağışlayın bayan, biz kocanızı görmek istiyoruz," dedi nazikçe eğilerek.
"Gazeteci misiniz?"
"Gazeteci mi? Yo, hayır..."
Bay Kaplumbağa, gelenlerin gazeteci olmadığını öğrenince rahatlayıp, saklandığı odadan çıktı.
"Buyurun, buyurun..."
"Bay Kaplumbağa siz misiniz?" diye sordu dik dik uzun olanı.
"Evet?"
"Hani şu uçan kaplumbağa?"
"Evet. O benim işte. Bir şey mi istemiştiniz?"
"Hava taşıtı ehliyetiniz var mı?"
Bay Kaplumbağa'nın başından aşağı kaynar sular döküldü birden.
"Anlamadım? Ne var mı?"
"Anlamazlıktan gelmeyin lütfen. Arkadaşım gayet anlaşılır bir dille hava taşıtı ehliyetiniz olup olmadığını sordu," dedi kısa olan.
"Hava taşıtı kullanmıyorum ki ben?"
Bayan Kaplumbağa, havayı yumuşatmak için üniformalı konuklara bir şey içip, içmeyeceklerini sordu.
Konuklar görev başındaydı ve yiyip içmeleri kurallara aykırıydı.
Yani pek de ciddi şeylerdi...
Bay Kaplumbağa, yutkundu:
"Doğrusu bunun için ehliyet gerekli olduğunu bilmiyordum. Kurallara uyulmasından yana bir yurttaşım ben. Yalnızca şöyle bir uçup geldim, hepsi bu. Eğlenmek için yani. Benim gibi masa başında pinekleyen küçük bir muhasebecinin, böyle küçük, günahsız bir özlemini çok görmezsiniz umarım."
Kısa boylu olan gülümsedi:
"Günahsız özlem mi?"
"Evet. Anlayışlı olun lütfen."
"Biz buraya sizi anlamaya gelmedik bayım."
"Neye geldiniz peki?"
"Ehliyetinizi görmeye, numarasını almaya, ruhsatınıza bakmaya..."
"Çattık!..Söyledim ya? Ehliyet, mehliyet yok!"
"Taşıt verginizi de ödememişsinizdir tabi?"
"Ne vergisi?"
"Taşıt vergisi...Bakın bayım, uluslararası anlaşmalara göre, hava taşıtlarını izinsiz kullanmak suçtur! Eminim Uluslar arası Havayolları Anlaşması Ceza Hükümlerinin 8-B fıkrasından haberiniz de yoktur sizin."
Uzun boylu olanı cebinden bir kağıt çıkarıp uzattı:
"İşte mahkemeye çağrı kağıdı. Eğer gününde mahkemede olmazsanız, tutuklanıp götürülürsünüz!"
"Şaka yapıyorsunuz değil mi? Gizli kameralarınız nerde?"
"Bizde şaka yapacak göz var mı?"
"Yok mu?"
Üniformalı kaplumbağalar, ciddi pozlar takınarak baktılar...
Bay Kaplumbağa, bunun şaka olmadığını nihayet anladı. Şaşkınlıktan kekelemeye başlamıştı...Sinirlerini kontrol edemediğinde hep böyle olurdu. Önce kızarır, sonra da kekelerdi...Ne yapsın? Elinde değildi ki.
"Bakın, ben...ben araç filan kullanmadım...Doğru...Uçuş iznim yok. Sadece şöyle bir eğlenmek istedim..."
Kısa boylu olan ayağa kalktı:
"Eğlence anlayışınıza saygı duyuyoruz tabi ama bu bizi ilgilendirmez. Biz hava trafiği şubesinden geliyoruz ve görevimizi yapıyoruz. Yönetmelik hükümleri gayet açıkken ışıksız uçtunuz. Dönüşlerde de işaret vermediniz."
"Ne ışığı? Işık donanımım yok ki?"
Uzun boylu olan da kalktı:
"Daha kötü ya!.Demek ki taşıt yetersiz donatılmış. Bu yüzden de trafiğe çıkamaz. Böyle bir taşıtı kullananlar, diğer taşıtlardaki can ve mal kaybından sorumlu tutulurlar...Sigortanız da yoktur sizin, değil mi?"
"Ne sigortası?"
"Taşıt sigortası tabi..."
"Ha, o mu? Henüz yaptırmaya fırsat olmadı."
"Bakın bayım, yaptığınız olağanüstü bir şey. Bunu inkar etmiyoruz, ama yasa yasadır."
"Yasalara karşı boynum ince. Bir kaplumbağa uçmasını bilse de öteki kaplumbağalarla yasalar önünde eşit olmalı."
"Tamam. Çok doğru. Aynen öyle. Biz de bunu anlatmak istiyoruz zaten."
Uzun boylu olanı, cebinden başka bir kağıt çıkardı. Aceleyle bir şeyler yazıp , Bay Kaplumbağa'nın önüne koydu.
"Şu tutanağı imzalayın lütfen."
"Peki"
Bay Kaplumbağa, kağıdı imzalayıp geri verdi.
"Bitti mi?"
"Daha bu bir şey değil," dedi uzun boylu olan üniformalı kaplumbağa ve kağıdı alıp cebine koydu.
"Dahası da mı var?"
"Elbette...Sizi ses duvarını aşmakla suçlayabilirler."
"Şaka yapıyorsunuz...Sahi sizde o göz yoktu...Başka?"
"Başka...Başka bir ormanın hava sahasını ihlal edip etmediğinizi bilmiyoruz. Hayvanlararası siyasi bir krize neden olabilirsiniz. Sizin yüzünüzden kaplumbağalar ile kuşlar arasında bir savaş bile çıkabilir."
"Yok daha neler..."
"Yasalar bayım, yasalar...Hiçbir hayvan öyle 'ha' deyince uçamaz. Tabi kanatlılar dışında. Onlar, yani kuşlar, kanatlı böcekler ve yarasalar zaten bu hakka doğuştan sahipler. Bunu bilmeniz gerekir. Şimdi gitmemiz gerek. Yığınla iş bizi bekliyor. Bilirsiniz, leyleklerin göç zamanı...her an bir hava kazası olabilir. Bu işi karadan biz yönetiyoruz da..."
Kısa boylu olanı elini uzattı Bay Kaplumbağaya ve hayranlıkla sıktı.
"Sizi kutluyorum bayım. Biz kaplumbağalar yaptıklarınızla gurur duyuyoruz. Olağanüstü, şaşılacak bir şey gerçekleştirdiniz. Adınız kaplumbağa tarihine altın harflerle yazılacak."
İki görevli de saygıyla selam verip çıktılar.
Bay ve Bayan Kaplumbağa bir süre sessiz oturdular. Sessizliği bozan Bayan Kaplumbağa oldu...
"Görüyor musun başımıza gelenleri? Ne yapmayı düşünüyorsun şimdi?"
Bay Kaplumbağa, başını iki elinin arasına aldı. Oldukça çaresiz görünüyordu.
"Bilmiyorum...Bilmiyorum."
"Artık bu evde kalamazsın. Yani en azından bir süre için. Olanlar unutuluncaya kadar."
"Nereye gidebilirim ki?"
"Annemlere gidelim. Yok...Orayı da bulurlar. Öyle bir yere gizlenmelisin ki kimse bulamasın. "
"Korkunç bir şey bu. Artık uçmak hayal oldu. Yasalara karşı gelmek istemem. Şu işe bakın...Yere bile tükürmedim bugüne kadar. Şimdi bir sürü acayip suçtan mahkemelik oldum...Of, of!."
"Üzülme bu kadar. Nasıl olsa unutulup gider. Birkaç gün ortalıkta görünmezsin, olur biter."
"Bu öyle unutuluverecek bir şey değil. Hapı yuttum ben. Ben yaptığım işin bilinmesini, alkışlanmasını istemedim ki. Sadece mavi kanatlar açıp gökyüzünün maviliklerinde dolaşmak, engelleri kaldırma istedim, o kadar. Bir hayvana böyle küçük bir romantizmi bile çok görüyorlar...Ne yazık ki biz kaplumbağalara uçma yetkisi tanımamış minik kabbuşum. Elveda..."
Bay Kaplumbağa, üzüntüyle elini uzattı...Bayan Kaplumbağa, uzatılan eli sıkıca tutup salladı...
"Güle güle. Her gün telefon et. Meraktan öldürme kabbuşunu," dedi ağlayarak.
HER YERDE BİR KURNAZ TİLKİ VARDIR
Kocaman takma bir burun...
Pala bıyık...
Büyük çerçeveli bir güneş gözlüğü...
Ve yakaları kalkık bir pardösü...
Kılık değiştirmek için buların yeterli olabileceğini düşündü Bay Kaplumbağa.
Artık onu kimse tanıyamazdı.
Şimdi kalabalık bir sokakta yürüyor ve çevresine tedirgin gözlerle bakıyordu.
Gözlüğü ve takma burnu az önce bir oyuncakçıdan almıştı.
Oyuncakçının yanında bir gazete bayii vardı ve gazetelere şöyle bir göz atmak için durmuştu. İşte o zaman görmüştü fotoğraflarını. Gazeteler ağız birliği etmiş, ondan söz ediyordu...
Sadece bu kadarla kalsa iyi, otuz kupona dev boyutlu bir posterini vereceklerini duyuruyorlardı.
Ne kadar dostu, tanıdığı olduğuna şaşıp kalmıştı...Gazetelerde, televizyonlarda hiç tanımadığı kişiler çıkıyor, kendisi ile geçirdikleri anıları anlatıyorlardı.
Piyangodan büyük ikramiyeyi kazansa bu kadar olmazdı...
Kızgınlıktan kıpkırmızı olmuştu.
En çok da kızdığı şey de artık uçamayacak olmasıydı.
Çünkü taşıt yetersiz donatılmıştı.
Işık donanımı yoktu.
Başka bir ormanın hava sahasını ihlal etmiş olabilir, bu yüzden de savaş çıkabilirdi.
Öte yandan, kuşlar da kendisine diş (yani gaga) biliyor, ateş püskürüyordu.
Öf ki, öftü!..Bütün bunlar ne kadar saçmaydı!
Sabahtan beri bunları düşünüp duruyordu. Karnı iyice acıkmıştı. Daha fazla dayanamayıp yol üstündeki ilk lokantaya daldı.
Gidip en kuytu köşedeki bir masaya geçip oturdu...Şöyle ağız tadıyla bir salata yemek istiyordu. Bir kase de sıcak çorba.
Garson koşarak geldi "Buyuruun," diyerek...
"Hangi çorbalarınız var?"
"Size lokantamızın özel çorbasından verelim efendim. Harikadır."
"Nedir o?"
"Kaplumbağa çorbası. Dumanı üstünde."
Bay Kaplumbağa, kıpkırmızı oldu ama belli etmedi. Tanınmaması gerektiğini hatırladı.
"Ben sebze çorbası istiyorum. Vejetaryenim. Yani et yemem. Anlıyorsunuz ya?"
Garson burun kıvırdı ve bir kaşını kaldırarak:
"Hıh!..Ağzının tadını bilmeyene ben ne yapayım? Madem sebze çorbası istiyorsunuz, öyle olsun..."
Garson uzaklaşırken arkasından seslendi Bay Kaplumbağa:
"Salata da istiyorum ha!.."
Sonra da çevresine bakındı. Anlaşılan burası bir Çin lokantasıydı.
Çin mutfağının en ünlü yemeklerinden biri de kaplumbağa çorbasıydı tabi.
Garson surat asarak sebze çorbası getirdi ama ne getiriş...
Sanki tabağı masaya fırlatmıştı.
Giderken de aynı suratsız tavırla:
"Afiyet filan olmasın...Hıh!.." dedi.
Bay Kaplumbağa, kızsın mıydı, gülsün müydü? Karar veremedi. En iyisi sabretmek diye düşündü. Öyle de yaptı. Artık sabırlı olmayı öğrenmeliydi. Çünkü buna her zaman ihtiyacı olacaktı. Gerçi kaplumbağalar oldum olası sabırlı hayvanlardı. Kimseye kızıp, olay çıkarmazlardı...
Bunları düşünüp, çorbasını yudumlarken, siyah gözlük takmış, kocaman bir şapka giymiş, acayip görünüşlü bir tilki oturdu masaya.
Yılışık yılışık güldü ve "Tavuk çorbası mı? Bayılırım," dedi.
Bay Kaplumbağa, itiraz etti: Hayır efendim, ne kaplumbağa çorbası, ne de tavuk çorbası. Halis sebze çorbası bu."
"Sebze mi? Hıh! Ağzıma sürmem," dedi beriki.
"İzin verirseniz ben süreceğim! Aman, yiyeceğim."
Tilki iyice yılıştı:
"Efkarlı mıyız abisi?"
"Anlamadım? Ne miyiz?"
"Efkarlısın diyorum... Efkar...Yani çok fikir...Bir sürü düşünce. Bu da sizi sinirli yapmış...Üzüntü...Dert...Yaa...Haline bakan hemen anlar bunu."
"Çatık..."
"Çatma kaşlarını abisi...Oturabilir miyim?"
"Hoppalaa!..Çoktan oturdun ya?"
"Kızma. Soralım dedik. Bu işler izinsiz olmaz değil mi ya? Birinin yanına oturmadan önce izin almak gerekir."
"Haklısınız. Oturmadan önce yapmalı bunu. On dakika oturduktan sonra değil."
"Geç olsun da, güç olmasın. Yaa? Ee? Ne var, ne yok bakalım? Enflasyon, menflasyon? Aran iyi mi?"
"Kiminle?"
"Muhasebecinle. Bizimki hesabı şaşırıyor da. Bütçeyi bir türlü denkleştiremiyoruz. Harcamalar fazla çıkıyor hep...Neyse, sevdim seni. Rahatına bak. İç çorbanı. Oh, afiyet olsun."
"Git başımdan. Bela mısın, nesin? Canımı sıkıyorsun."
"Haa, anladııım. Kendimizi tanıtmadık. O yüzden kızıyorsun. O yüzden durum parçalı bulutlu, görüntü karlı...Öyleyse, hemen kanal değiştirelim abi...Bendeniz şeyim abi..."
Eliyle 'çalma' işareti yaptı...Ama Bay kaplumbağa anlamadı bunu.
"Elektrikçi misin? Ampul mü takıyorsun böyle?"
"Cık!"
"Kasap mısın?"
"I-ıh.."
"Ay deli olacağım!.Neysen doğru dürüst söylesene."
Tilki, sağa sola baktı. Gizli bir şey söyleyecekmiş gibi:
"Profesyonel," diye fısıldadı.
Bay Kaplumbağa, anladığını sandı.
"Desene şunu...Futbolcusun yani."
"Hayır," diye itiraz etti Tilki ve pis pis güldü. "Anladın da anlamazlıktan geliyorsun değil mi? Beni deniyorsun. Çok uyanıksın. Şıp diye anladın. Tabi senin gibi kimsenin beceremediği bir şeyi başarmış biri için bunu bilmek çok kolay. Çok temiz iş yaparım ben abi...Sessiz...temiz..."
"Aferin. Kutlarım seni. Demek temizlikçisin. Kuru temizleme mi?"
"Çok şakacısın. Ben de seni kutlarım. Dehşet bir kaplumbağasın. Süperkap'sın...Süperkap!.Hemen tanıdım seni...Bana sorarsan başına çorap ördün abi sen."
"Ne demek istiyorsun?"
"Ne bileyim? Bi çok tatsızlıkla karşılaşabilirsin. Birkaç yıl hapis bile yersin.
Bay Kaplumbağa, iyice meraklanmıştı.
"Niye?"
"Bilirsin seen. İnan bana, hapishane otel değildir. Nasıl olsa gireceksin içeri. Bari doğru dürüst bir suç işle de öyle gir. Şurda, ormanın kıyısında harika bir tavuk çiftliği var. Ben tavuk çiftliklerine bayılırım. Ziyaret etmek istiyorum ama çevresi sık ve yüksek çitlerle çevrili."
"E, sen de kapıdan gir."
"Kapıdan mı? Dalga mı geçiyorsun? Kapıda iri bir köpek nöbet tutuyor."
"Peki benden ne istiyorsun?" |