"Çok basit bir şey...Nasıl olsa uçuyorsun eğil mi? Çiti kolayca geçebilirsin yani. Sonra da yakaladığın tavukları bana getirirsin."
"Sonra?"
"Sonrasını tahmin edersin. Zengin oluruz, zengin. Tavuk hırsızlığında üstüme yoktur."
Bay Kaplumbağa, hızla yerinden fırladı. Daha fazla dayanamamıştı bu konuşmaya. Sabrın da bir sonu vardı.
"Defol!...Çabuk defol yanımdan!" diye bağırdı. "Beni de mi hırsız yapacaksın?"
Tilki pıstı...Sonra da yalvarmaya başladı:
"Aman aman, gözünü seveyim bağırma abi. Yerin kulağı vardır."
"Bak hâlâ duruyor. Çabuk kaybol!.."
"Tamam, tamam gidiyoruz. Ama şunu bil ki bundan sonra yüksek çitlerin arkasında ne kaybolsa senden bileceklerdir!"
Tilki, çarçabuk lokantadan kaybolmuştu ama bu son söz Bay Kaplumbağa'yı epey tedirgin etmiş, adeta oturduğu yere çivilemişti!
EH, ÜNLÜ OLMAK KOLAY DEĞİL
Bay Kaplumbağa'nın evi ana-baba günüydü...
Kalabalık bir medya ordusu evi doldurmuştu...
Aslında buna düpedüz istila da denebilirdi.
Bayan Kaplumbağa, ortada, kendine doğru uzatılmış mikrofonların arasında çaresiz, şaşkındı.
Zavallı Bayan kaplumbağa!
Ünlü birinin eşi olmak ne zordu.
İşte şimdi bu beklenmeyen bedeli ödüyordu.
Her kafadan bir ses çıkıyordu salonda.
Sorular...itiş-kakış...
- Kocanız nerde Bayan kaplumbağa?
- Ne zaman dönecek?
- Uçmak için özel bir formülü var mı?
- Neleri karıştırıyor?
- Ayakkabı numarası kaç?
- Lütfen ayağınızı kuyruğumun üstünden çeker misiniz? Aaa!..
- Siz de mikrofonu burnuma soktunuz ama?
- Lütfen kocanıza sorar mısınız, uçmak nasıl bir şey?
- Yükseklik korkusu olanlar için ne öneriyor?
- Lütfen teybinizi dan-dun boynuzlarıma çarpmayın!
- Hangi takımı tutuyor?
- En sevdiği yemek?
- Çizgi filmde oynamak için teklif almış, bu doğru mu?
- Yıldızlarla arası nasıldı? Astrolojiye merakı var mıydı?
- Geçen gün onu kırda görmüşler, aslı var mı?
- Kanat çıkarmaya ne zaman karar verdi?
- Tavşanla yarıştığı zaman o yarışta kaybettiği için uçmaya karar verdiği doğru mu?
- Kuşlarla akrabalığı olmuş mu? Yani genetik bir karışıklık mı söz konusu?
- Niye kanatları lacivert değil de mavi?
- Sesi nasıl? Terbiyeli mi? Terbiyesiz mi? Sahneye çıksa 'gak' diyebilir mi?
- Nota biliyor mu? Yoksa ciğerden mi okuyor?
- Kanatlı bir muhasebeci olarak, maliyecileri atlatmakta güçlük çekmiyordur. Vergi kaçıranlara, fiş alıp vermeyenlere ne gibi önerileri var?
- Biri ona 'Hepimiz mavi kanatlar açmazsak, engelleri aşamayız' demiş mi, dememiş mi?
- Demişse kim demiş?
- Dememişse kim dememiş?
- Hayır, hiç de aptalca bir soru değil.
- (...)
Bayan Kaplumbağa bu soru bombardımanına daha fazla dayanamayıp, çığlığı bastı!
"Yeter artık!..Lütfen yeter...Bıktım!..Bıktım bu budalaca sorulardan."
Ama ona aldırış eden yoktu...
"Budalaca mı?"
"Bir kaplumbağanın uçması çok mu normal sanki bayan?"
İşte bu hengame içinde telefon çaldı.
Salondaki medya ordusu aniden çok sayıda cepheye bölündü ve telefonu kapmak için aralarında küçük bir savaş yaşandı.
Cırıl cırıl öten zavallı telefon, sert darbelere maruz kalarak elden ele geziyordu.
"Lütfen yapmayın. Verin bana şunu. Buna hakkınız yok. Burası benim evim. Telefon da bana ait!.." diye bağırdı Bayan Kaplumbağa ama kimse onu dinlemedi.
Medya savaşı bir süre daha devam etti.
Derken, sonunda nasıl olduysa oldu -belki bir şans- telefon Bayan Kaplumbağa'nın eline geçti.
"Aloo?"
"Benim canım," dedi öteki uçtan Bay Kaplumbağa. Bir telefon kulübesinden aramıştı. "Nasılsın, iyi misin?"
"İyim, iyiyim. Para durumun nasıl? Bir sıkının var mı?"
"Yok. İdare ediyorum. "
" Sık dişini biraz. Her şey düzelecek...Şey...Arayan soran var mı beni?"
"Şaka mı yapıyorsun? Arayıp sormayan yok asıl. Şu anda minik evimiz tıklım tıklım. Her gün akın akın yüzlerce kişi geliyor. Zavallı postacı, sana mektup getirmekten bel fıtığı olmuş. Şimdi hastanede fizik tedavi görüyormuş."
"Vah, vaah!..Bunları hiç hesaba katmamıştık...Peki ne yazıyor o mektuplarda?"
"Bazıları seni sahtekarlıkla suçluyor. Senin gerçekten uçmayıp, uçuyor gibi yaptığını iddia ediyorlar. Bazıları da seni bilim adına incelemek istiyormuş."
"Neyimi inceleyeceklermiş?"
"Kanatlarını tabi ki..."
"Hayır. Buna asla izin vermem!..Of, of!"
"Üzülme hayatım. Az önce dediğin gibi ikimiz de dişimizi sıkacağız ve zamanla her şey yoluna girecek."
"Az önce öyle düşünüyordum ama olanları duyunca...Artık sabrım kalmadı. Uçup gideceğim uzaklara...Ama seni bırakamam ki..."
"Moralini bozma lütfen...Sık sık ara beni."
"Ararım. Hoşça kal."
"Güle güle..."
Bayan Kaplumbağa, telefonu kapattı.
Tabi ev yine gürültüye boğuldu.
Sorular...sorular...
- Bayan, kocanız kanatlarıyla hayvanlararası bir sorun yaratabileceğinin bilincinde mi acaba?
- Şimdi nerdeymiş tam olarak?
- Ne zaman yeniden uçmayı düşünüyor?
- Uçan kuşa borcumuz var deyimi hakkında ne üşünüyor? Kuşlara neden borçluyuz?
- Kocanız yıldız savaşlarında kullanılmak üzere geliştirilmiş bir biyonik kaplumbağa mı?
- Nükleer başlık takıyor mu?
Bayan Kaplumbağa, "Yeter artık!.." diye bağırarak olduğu yere yığıldı...
MEDYATİK KAPLUMBAĞA
Bir tv sunucusu sokak röportajı yapıyor, önüne gelene mikrofon uzatıyordu...
Tahmin edebileceğiniz gibi, günün konusu her zaman olduğu gibi yine Süper Kaplumbağa'ydı...
"Sevgili seyirciler, uçan kaplumbağa efsanesi bütün canlılığıyla sürüyor. Kaplumbağanın gerçekten uçup uçmadığı, kanat bırakıp bırakmadığı günlerdir kamuoyunu meşgul ediyor. Yoksa her şey bir kamera şakası mı? Şimdi kameralarımızı ve mikrofonlarımızı halkın arasında gezdiriyoruz vee ilk sorumuzu patlatıyoruz..."
Mikrofonu uzattığı bir tavuskuşuydu.
"Evet bayan tavuskuşu, siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?"
"Teşekkür ederim. Öncelikle belirtmeliyim ki, bir kaplumbağanın bu işi yapabileceğine inanmıyorum. Bana göre, bu büyük bir yalan. Madem uçuyor, hani nerde? Ben kuş olduğum halde doğru dürüst uçamıyorum. O nasıl uçacakmış? Hıh!..Güleyim bari."
"Teşekkür ederiz..." dedi sunucu ve bu kez mikrofonu bir kanaryaya uzattı.
"Siz ne söyleyeceksiniz Bay Kanarya?"
"Efendim, Bay Kaplumbağa'nın bu davranışını saygıyla karşılıyorum. Biliyorsunuz, ben romantik bir kuşum, sesim de güzeldir. Eğer sahneye çıkmak isterse kendisine yardımcı olabilirim. Yalnız dikkat etsin, yaramaz avcılar onu yakalayıp, kaplumbağa çorbası yapabilirler."
"Teşekkürler Bay kanarya."
"Bir şey değil efendim."
"Şimdi de bir başka yurttaşla konuşuyoruz," dedi sunucu ama, mikrofonu uzattığı kişinin kim olduğunu çıkaramadı.
Karşısında tuhaf bir yaratık duruyordu...
"Affedersiniz, ne tür bir hayvan olduğunuzu çıkaramadım da...Bize kendinizi tanıtır mısınız?" diye sordu.
Yaratıktan tuhaf bir ses çıktı...Bir robot gibi konuşuyordu...
"Ben X Gezegeninden geliyorum. Bana kısaca Yaratık diyebilirsiniz."
Sunucu dehşetle irkildi :
"Anneee!"
"Korkmayın canım. Sizi yemem," dedi Yaratık. "Bana soracak olursanız, kaplumbağa bu işte çok geç bile kalmış. Bizim gezegende uçamayan kalmadı gibi. Ama siz dünyalılar bunu anlamıyorsunuz. Bir çok şeyi anlamayıp, bilmediğiniz gibi. Eskiden dünyanın yuvarlak olduğunu da bilmiyordunuz. Bizim gezegenden bakıp bakıp gülüyorduk size. Ordan yuvarlak olduğu görünür de...Neyse, neden kaplumbağa da uçmasın bakalım? Ben buraya onu gezegenimize davet etmek için geldim. Ona rastlarsanız bu isteğimi iletin lütfen."
"Peki, peki...İletiriz. Teşekkürler."
"Şey, affedersiniz, bu yakınlarda şöyle büyük bir çöplük ya da hurdacı var mı acaba?"
"Ne yapacaksınız?"
"Karnım acıktı da...Ben eski tenekelere, paslı demirlere, konserve kutularına bayılırım...E, şey...İzin verirseniz şu mikrofonu canım çekti, tadına bakmak istiyorum. Çok lezzetli görünüyor."
Sunucu, mikrofonu arkasına sakladı.
"Yoo, mikrofon bana lazım. Siz en iyisi hurdacıya gidin."
"Siz dünyalılar hiç de konuksever değilsiniz. Bizim gezegene gelin de görün. Dilediğiniz kadar paslı teneke, modası geçmiş eski mikrofon yiyebilirsiniz. Hem de hiçbir ücret ödemeden. Hıh!"
Yaratık surat asıp uzaklaştı.
"Aman ucuz kurtardık mikrofonu," dedi sunucu ve röportaj yapacak birini aradı.
Bu kez bir tavşanı kestirdi gözüne...
"Şimdi de bir tavşanla birlikteyiz sayın seyirciler. Sayın tavşanı hepiniz tanırsınız. Kendisi yıllardır çizgi filmlerde başrol oynar. Ayrıca, kaplumbağa ile yaptığı yarışla da tanınır...Evet, Bay Tavşan, siz ne diyorsunuz bu konuda? Kaplumbağa size inat uçmuş."
"Bay Kaplumbağa, benim yüzümden uçmuş olamaz daha doğrusu uçtuğuna inanamıyorum. Evet, benimle yarışmaya kalktı ama daha yarış başlamadan ben çoktan bitiş çizgisine varmıştım bile. Yalnız o gün biraz düşünceli görünüyordu. Yarışa konsantre olamadığı belliydi."
"Nasıl yani?"
"Ne bileyim...Endişeli gibiydi. Bu kadar."
"Biraz daha anlatsaydınız..."
"Başka diyeceğim yok. Hepsi bu. Hem yeni bir çizgi filme başlıyorum, çok geciktim. Hadi bay, bay..."
Tavşan zıp zıp zıplayarak uzaklaştı.
Sunucu teşekkür etti ve karşıdan kükreyerek gelmekte olan Aslan'a sokuldu...
"Şimdi de ormanlar kralı aslanla birlikteyiz," dedi.
Komik bir kükreyişi vardı aslanın.
"Özür dilerim, dişlerim takma da...Ancak bu kadar kükreyebiliyorum," diye söylendi utanarak..."Demin beni ormanlar kralı olarak tanıttınız. Bunu için size teşekkür ederim ama biliyorsunuz artık yalnızca adım kral. Demokrasiye geçeli kimse krallığa aldırmaz oldu. Of, of!..Neydi o eski günler? Bana sorarsanız bu kaplumbağanın uçması çok kötü oldu. Kuşlar bu işe karşı çıkacaktır. Ayrıca, bizim gibi uçamayan hayvanlara da kötü örnek oldu şimdi herkes uçmaya kalkarsa ne olacak? Düşüp bir yerlerini kıracaklar. Bence hemen bu boş işlerden vazgeçmeli. Eğer geçmezse kanatlarını kesmeli...Vaaavvv!"
"Efendim, anlayamadım?"
"Vaaav, yani kükrüyorum."
"Vah, vah...Yani şimdi bu kükreme miydi?"
"Terbiyesiz sen de! " dedi ve uzaklaştı Aslan.
Sunucu arkasından söylendi:
"Ne dedim şimdi ben? Amaan. Hâlâ kral sanıyor kendini...Evet sayın seyirciler, canlı yayınımız devam ediyor ama hâlâ kaplumbağanın neden uçmak istediğini öğrenemedik. Acaba ona ilham veren Bilge Baykuş muydu? 'Hepimiz mavi kanatlar açmazsak, hiçbir yarışı kazanamayız' demekle neyi anlatmak istemiş olabilir?"
Bu sırada, peşinde küçük bir gazeteci ordusuyla Akbaba göründü...
Sunucu hemen ona doğru koştu...
Anlaşılan bir basın toplantısı yapacaktı Akbaba.
Evet, öyle de oldu.
Bir iki yutkunup sesini akort ettikten sonra konuştu:
"Sayın basın mensupları...Kanatlılar alemi olarak konuya hassasiyet gösteriyoruz. Yani oldukça duyarlı davranıyoruz. Güvenlik güçlerimiz her yerde Bay Kaplumbağa'yı aramakla meşgul. En kısa sürede onu yakalayacağız ve bu kâbus bitecek."
Bu 'kâbus ' sözcüğü en çok Bay Kaplumbağayı ürkütmüştü.
Çünkü o da oradaydı ve kalabalığın arasında, belli etmeden akbabayı dinliyordu.
"Bay Akbaba, uçan kaplumbağanın hayvanlararası bir kriz yaratabileceği söyleniyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?" diye sordu bir gazeteci...
"Yok öyle bir şey. Kuyruklu yıldız olsa, kuyruğu kadar yer yakar."
"Sizce bu kaplumbağa bir savaşa neden olabilir mi?"
"Niyetinin ne olduğunu onu ele geçirdiğimiz zaman anlayacağız. Şimdilik söyleyeceklerimiz bu kadar."
"Efendim, bir soru daha..."
"Kısa olsun."
"Çok kısa. Uçan kaplumbağa bütün hayvanlara, daha doğrusu kanatsızlara kanat çıkarmayı öğretecekmiş. Siz kanatlıların buna tepkisi ne olacak?"
"Buna kesinlikle izin vermeyiz. Bu doğaya aykırı bir şey. Eğer kaplumbağaların kanatlı olması istenseydi, baştan öyle yaratılırlardı."
"Peki, Bilge Baykuş'un sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?"
"Kimmiş bu Bilge Baykuş? Bir Bilge Baykuş sözüdür gidiyor. Ama kim olduğu beli değil. Biz kanatlılar arasından böyle kafa karıştırıcı birisi çıkmaz."
"Evet ama, rivayete göre, Bilge Baykuş kaplumbağanın aklını çelmiş. Ona kanat bırakmasını o önermiş ve hatta, 'Hepimiz mavi kanatlar takmazsak, hiçbir yarışı kazanamayız' demiş."
"Bunlar boş sözler. Anlamsız, saçma!..Ne demek mavi kanatlar takmak? Niye ille de mavi? Niye mor ya da sarı değil?"
"Affedersiniz ama, soruyu ben sordum..."
"Ben de cevap veriyorum işte...Ayrıca, biz kanatlılar olarak, kaplumbağayı gören, bilen, tanıyan, yerini söyleyenlere ödül vereceğimizi de hemen açıklayayım. Niyetimiz onu mahkum etmek ya da cezalandırmak değil. Neyin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Yaşanan kargaşayı sona erdirmek istiyoruz. Bu kadar!"
Akbaba, basın toplantısını tamamlar tamamlamaz uçup gitti.
Sunucu, yine orman halkının arasına daldı.
Ne raslantı!
Bu kez mikrofonu Bay Kaplumbağa'ya uzatmıştı.
Bay Kaplumbağa, hemen sıvışmak istedi ama sunucu onu ensesinden yakalayıverdi.
"Siz bayım...Bir kaplumbağa olarak uçan kaplumbağa hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Bay Kaplumbağa, eliyle yüzünü gizledi.
"Şey...ben...Ne diyeceğimi bilmiyorum. Bilsem de diyemiyorum. Bütün bunlar bana çok saçma geliyor. Uçan kaplumbağanın bu söylenenlerle hiçbir ilgisi yok. O kötü biri değildir," dedi kekeleyerek.
Sunucu bu yüzü hatırlar gibiydi.
"Ya? Nerden biliyorsunuz kötü biri olmadığını?" diye sordu.
"Şey, tahmin ediyorum"
"Peki, şimdi size birkaç soru daha soracağım ama evet veya hayır demeyeceksiniz. Kafanızı emme basma tulumba gibi sallamayacaksınız. Söyleyin bakalım, uçan kaplumbağa siz misiniz?"
Bay Kaplumbağa, birden boş bulundu:
"Evet!"
Sunucu zafer kazanmış gibi zıpladı ve bağırdı:
"Ev-vett dediniz ve kaybettiniz...Herkes yakalıyor!..Yakalayın! Yakalayın!.."
Bay Kaplumbağa, ne yapacağını şaşırdı.
Kaçmak istedi ama başaramadı.
Sonra da direnmekten vazgeçti ve kendini güvenlik görevlisi kargalara teslim etti.
Onlar da, Bay Kaplumbağa'yı karga tulumba götürdü.
-birinci bölümün sonu-
İKİNCİ BÖLÜM
BAY KAPLUMBAĞA, İNCELEMEYE ALINIYOR
Bay Kaplumbağa, kıskıvrak bağlanmış ve bir tabureye oturtulmuştu.
İki yaşlı kobay, onu incelemeye almıştı.
İkisi de konunun uzmanıydı.
Ne de olsa yıllarca insanlar tarafından kobay olarak kullanılmışlar ve epey deneyim kazanmışlardı.
Bayan Tavuskuşu, kobaylara asistanlık yapıyordu.
Kobaylardan beyaz bıyıklı olanı, Bay Kaplumbağa'nın kanatlarını inceliyordu.
"İlginç!..Olağanüstü...Kanatları olan bir kaplumbağa," dedi.
Öteki:
"Hım...Nefis kanatlar, etli butlar, diye mırıldandı ve Bay kaplumbağa'ya dokundu.
Bay Kaplumbağa, bundan hiç hoşlanmadı ve hemen tepki gösterdi:
"Bana bak, dede...Dokunma öyle," dedi.
Beyaz bıyıklı kobay gülümsedi:
"Korkma evladım, sadece küçük bir inceleme yapıyoruz."
Öteki:
"Bizden sana bir zarar gelmez."
Sonra iki kobay bakıştılar:
"Üstadım, kessek nasıl olur?" diye sordu beyaz bıyıklı.
"Otopsi mi yapalım yani?"
"Evet."
"Olmaz. Bize canlı incelememiz söylendi."
"Madem öyle, biz de canlı inceleriz mecburen."
"Tabi ya... Bu tuhaf yaratıkla ilgili ile düşüncen nedir?"
"Valla bilemiyorum...Bunca yıllık kobayım, nice deneylerde kullandı insalar beni, neler gördüm neler. Ama böyle bir şeyi ilk kez görüyorum...Söyle bakalım evlat, nasıl becerdin bu işi?"
"Söylemeyeceğim işte."
Kobay tepindi...
"Aaa, mızıkçılık etme...Mızıkçılık etme. Hadi söyle. Eğer söylersen sana muhallebiciden güllaç alırım."
Öteki kobay bu söze güldü:
"Oho, hangi devirde yaşıyoruz Hocam? Ne muhallebici kaldı, ne de güllaç."
"O zaman ben de horoz şekeri alırım. O da mı kalmadı?"
"Maalesef. Şimdi ne olduğu belirsiz yiyecekler satılıyor. Güzel ambalajlar yapıp, içine bir takım maddeler koyuyorlar. Sonra da çoluk çocuğa satıyorlar."
"Vah, vaah!. Eskiden öyle bilinmeyen şeyleri biz kobaylara verirlerdi önce. Demek şimdi insanoğlu kendi üstünde deniyor...Söyle bakalım evlat, kanatlarını uzatmak için ne kullandın?"
Bay Kaplumbağa kızdı:
"Bana acayip bir yaratıkmışım gibi davranmayın. Bu koşullar altında biçbir şey söylemem. Önce ellerimi çözün."
"Yaa...Pışııık!..Çözelim de pırrrdanak uçuver."
Beyaz bıyıklı kobay, Bay Kaplumbağa'yı iknaya çalıştı:
"Bak evlat...Uçmanı göze alamayız. Binbir emekle yakalandın. Hadi söyle, nasıl uzattın bunları?"
"Size son kez söylüyorum, bu koşullar altında konuşmam."
"Of...Peki şimdi biz ne yazacağız rapora? Rapor bekliyorlar bizden kanatlılar."
Öteki araya girdi yine:
"Ben birşeyler düşündüm ama..."
"Ne gibi şeyler?"
"Şöyle..." Bayan Tavuskuşu'na döndü: "Yaz kızım...Elimizdeki canlı, en iri, en güçlü kanatlı hayvanlardan olup, aynı zamanda iyi uçuculuğuyla da tanınıyor."
Bayan Tavuskuşu, söylenenleri hızla yazdı. Kobay, Bay Kaplumbağa'nın ağzını açtı:
"Aaa, de bakayım..."
Bay Kaplumbağa, Kobay'ın parmağını ısırdı...Canı yanan Kobay küçük bir çığlık attı:
"Ayy, münasebetsiz seni!..Parmağımı yiyecektin az daha...Yaz kızım!..Yırtıcı bir kuş. Otuz iki dişi var. Pençeleri güçlü. Etobur."
Bay Kaplumbağa, bu tanıma hiç uymuyordu. Güldü. Zaten gülmekten başka bir şey de elinden gelmezdi.
Kobay sordu:
"Nerde oturuyorsun?"
"Taburede"
"Onu sormuyorum. Yani nerde ikamet ediyorsun?"
"Evimde..."
"Eveet...Demek ki yuvanı sarp, kayalık yamaçlarda yapıyorsun...Neyle beslenirsin?"
"Öteki kaplumbağalar neyle besleniyorsa, ben de öyle beslenirim. Yani, ot yerim."
"Hünkarbeğendi yer misin?"
"O da ne?"
"Görüyosunuz değil mi hocam? Bunun beslenmeyle uzaktan yakından ilgisi yok...Yaz kızım!..Genellikle et yiyor. Etobur. Özellikle de parmak kemirmeye bayılıyor."
"Daha neler? Ağzıma koymam!"
"Sus, sus!..Evet...Küçük kuşlar, böcekler, ne bulursa yiyor."
Bay Kaplumbağa, dik dik baktı. Kobay, raporu yazdırmayı sürdürdü:
"Bakışları sert. Gözleri yuvarlak. Boynu kısa. Kenarları keskin olan gagasının ucu aşağıya doğru kıvrık. Bacakları uzun, pençeleri güçlü... Bunu söylemiştik, sil kızım."
Bayan Tavuskuşu itiraz etti:
"Amaan, ikide bir yazıp silemem. Doğru dürüst yazdırın şunu. Kollarım koptu not tutmaktan. Parmaklarımda nasır çıkacak."
"Vah, vah..." dedi beyaz bıyıklı Kobay ve Bay Kaplumbağa'ya döndü:
"Görüyor musun evladım, çevreye de zararın dokunuyor senin."
Öteki kobay devam etti:
"Yaz kızım...Çorap ve pantolon giyiyor...Bunu da yazma kızım, sil. Kanatlılar pantolon giymez...Ver bakayım. Bu kadar yeter."
Bayan Tavuskuşu kağıdı uzattı. Kobay alıp imzaladı. Sonra da öteki kobaya uzattı imzalaması için. O da imzaladı.
Rapor harika olmuştu!
Bundan iyisi can sağlığıydı.
Tam kanatlıların beğeneceği gibiydi.
Özellikle de akbabaların.
İmzalama işi biter bitmez, içeri bir akbaba girdi.
"Merhaba," dedi gülümseyerek.
Kobaylar şaşırıp kaldı...İzinsiz laboratuvara girilmezdi.
"Siz de kimsiniz, buraya nasıl girdiniz?" diye sordu beyaz bıyıklı kobay.
"Bana Bay Akbaba diyebilirsiniz, canımı yiyebilirsiniz...Tabi dediklerimi yaparsanız, " dedi Akbaba. Güzel bir espiri yaptığını sanarak sırıttı, sonra da kimliğini gösterdi. Kobaylar kimliğe dikkatle baktılar ve okuyor gibi yaptılar.
Zavallı kobaylar!..Aslında küçük yazıları okumakta epey zorluk çekiyorlardı. Çünkü, insanlar tarafından bir göz damlası deneyinde kullanılmışlardı ve o günden sonra pek iyi göremiyorlardı.
Akbaba, raporu alıp okudu ve sinirlenip kağıdı buruşturdu.
"Bu ne? Ne biçim rapor hazırlamışsınız? Kaplumbağayı kuş yapıp çıkmışsınız."
Beyaz bıyıklı Kobay itiraz etti:
"Ama kanatları var!"
"Ne olmuş varsa? Yarasanın da kanatları var ama kuş değil. "
"Evet, haklısınız. O memeli bir hayvan."
"Şimdi yeni bir rapor yazacaksınız ve kanatlardan hiç söz etmeyeceksiniz."
"Ama bilimsel gerçekler var..."
"Ne bilimsel gerçeği? Kendinizi ne sanıyorsunuz siz? Alt tarafı laboratuvarda deney hayvanı olarak kullanılan birer deneksiniz, o kadar. Belki insanlardan birşeyler öğenmişsinizdir diye size bu görevi verdik. Görüyorum da hiçbir şey öğrenemişsiniz. Dediğim gibi, yeni bir rapor hazırlayacaksınız ve o raporda kanatlardan söz edilmeyecek."
"Yani yalan söyleyeceğiz öyle mi?"
"Pek sayılmaz. Yani bazan elimizde olmayan nedenlerden dolayı küçük yalanlar söyleriz. Eğer bu yalanlar büyük bir çoğunluğun yararına ise niye sakıncalı olsun?"
"Be anladım galiba ne demek istediğinizi. Siz kaplumbağanın kanatlı olmasını istemiyorsunuz."
"Ha şunu bileydin. Evet. Istemiyoruz. Kesip atamayacağımıza göre...Belki ilerde o da olur. Tabi kanatlı olmakta inat ederse...Biz kanatlılarla kanatsızlar arasındaki engeyi korumaya çalışıyoruz. Şimdi öteki kanatsızlar da kanat çıkarıp havalanırsa ne olacak? Hava trafiğinin halini düşünebiliyor musunuz? Zaten biz kuşlar ancak sığıyoruz gökyüzüne. Bir de yarasalar, sinekler, kanatlı böcekler...Şimdi buna bir de kaplumbağalar mı eklensin? Geçen gün küçük bir serçe koskoca bir uçağın düşmesine nede oldu. Uçak ormana çakılıp alev aldı ve koskoca orman içindeki canlılarla birlikte yanıp, kül oldu. Uçmasını beceremeyen acemi kaplumbağaların havada neler yapacağını, ne gibi felaketlere sebep olabileceklerini düşünmek bile istemiyorum. Kaldı ki, bu kanat çıkarma işi hiç de iyi bir şey değil. Daha amacının ne olduğunu bile bilmiyoruz. Sadece uçmak için kanat çıkarmış olamaz."
Bay Kaplumbağa, itiraz etti:
"Amacım filan yok. Sadece gökyüzünün maviliklerinde dolaşmak istedim, hepsi bu."
"İyi ya işte, dolaşacağın kadar dolaştın. Kes şu kanatlarını, her şeyi inkar et, olsun bitsin."
"Yapamam. Bunu istemeyin benden."
"Gördün mü bak? İstemediğine göre, gizli bir amacın olmalı. Belki de biz kuşlara hayat hakkı tanımayacaksın ilerde...Mesela, hızla uçan bir kaplumbağa, bir kuş sürüsünün arasına dalıyor ve kuşlar büyük bir hızla kaplumbağanın sırtındaki kabuğa toslayıp, düşüyor!..Ne kadar tehlikeli..."
Bay Kaplumbağa, oturduğu tabureden fırladı:
"Bıktım artık bu saçmalıklardan!.Beni öyle tutmaya hakkınız yok. Hayvan hakları diye bir şey var. Evime, karıma gitmek istiyorum."
Akbaba, sinirli sinirli güldü:
"Bir de utanmadan karısına dönmek istediğini söylüyor...Hakkında gazetelerin yazdıklarından sonra bunu nasıl düşünebiliyorsun?"
"Ne yazmış gazeteler?"
"Bilmemiş gibi soruyor musun bir de? Nasıl bir hırsız olduğunu herkes öğrendi artık. Yüksek çitlerin üzerinden uçup tavuk çiftliklerine dalıyormuşsun. Tavuk kardeşlerimiz çok kızgın."
"Yalan!..Bütün bunlar tilkinin uydurması."
Kobaylar birbirine baktı.
Beyaz bıyıklı olan şaşkındı...
"Bakı ben bunları ilk kez duyuyorum. Demek kötü bir kaplumbağaymış bu...Hırsızlık da yapıyormuş?" diye mırıldandı.
Öteki:
"Bakalım daha neler duyacağız hocam," dedi.
"Böyle inat ederse, yakında tek dostu kalmayacak herkes ondan yüz çevirecek," dedi Akbaba..."Karısı Bayan Kaplumbağa bile...Zavallı...Komşularının yüzüne bile bakamaz olmuş zaten," diye de ekledi.
Bay Kalumbağa, duyduklarına inanamıyordu.
Ne biçim bir kâbustu bu?
"Yalan!..Yalan!..Karım beni iyi tanır. Nasıl biri olduğumu bilir. Bana güvenir!" diye bağırdı.
"Ama komşuların bilmez," dedi Akbaba ve güldü. "Onlar gazetelerin , televizyonların ne dediğine inanırlar. Gel inat etme de şu kanat işinden vazgeç. Kestiriver gitsin!"
Bay Kaplumbağa kararlıydı...Vazgeçmeyecekti. Başını dik tuttu ve :
"Pençelerinizi yalayın siz...Asla vazgeçmeyeceğim!.." dedi.
Akbaba, bu söze çok kızdı.
"Eh, madem öyle sen bilirsin. Hücreye atılınca aklın başına gelir...Nöbetçiler!..Nöbetçiler!"
İki nöbetçi karga geldi...
"Götürün bunu hücreye!." Diye emretti Akbaba.
Kargalardan biri güneş gözlüğü takmıştı.
"Karga tulumba mı?" diye sordu.
"Evet," dedi Akbaba..."Karga tulumba."
Kargalar Bay Kaplumbağa'yı tutup, karga tulumba hücreye götürdüler...
HÜCRE
Bay Kaplumbağa, elleri bağlı, sorguya çekiliyordu.
Yine bir taburenin üstüne oturtulmuştu.
Kargalardan güneş gözlüklü olanı tabureyi döndürdü...
"Uçtu uçtu, Bay Kaplumbağa uçtu," dedi...
Öteki:
"Kaplumbağa uçmaz, sen çık, " dedi ve o da tabureyi döndürdü.
Sonra da teker teker sormaya başladılar...
Her soruda tabure bir kez döndürülüyordu.
"Söyle bakalım, uçmaktaki amacın ne?"
"Başka kanat çıkaran kaplumbağa var mı?"
"Sana uçmanı kim söyledi?"
"Kanatlarını yolalım da gör."
"Uçtu uçtu, kim uçtu?"
"Kaplumbağa uçtu."
"Kaplumbağa uçmaz, sen çık."
Güneş gözlüklü olan karga, kaplumbağanın kanadından bir parça kopardı.
Bay Kaplumbağa'nın canı yanmıştı.
"Tamam, tamam, söyleyeceğim...Bana Bilge Baykuş söyledi kanat çıkarmamı," dedi acıyla.
"Onu biliyoruz," dedi gözlüksüz karga.
"Nerde şimdi bu Bilge Baykuş?" diye sordu öteki.
"Bilmiyorum. Bana, 'Hepimiz mavi kanatlar takmazsak, hiçbir yarışı kazanamayız' dedi."
"Bunun anlamı ne?"
"Bilmiyorum. O kadar söyledi işte. Ben de kanat bırakmak için uğraşıp didindim. Sonunda da başardım."
"Yalan söylüyorsun. Böyle saçma sapan sözler için kanat çıkarılmaz."
Öteki karga sertçe döndürdü tabureyi.
"Niye mavi kanat? Siyah değil de mesela?"
"Bilmiyorum."
Tabure yine döndü...
"Kanatlarından vazgeçinceye kadar bu böyle sürüp gidecek!"
Bu böyle sürüp gitti.
Günler günleri kovaladı...
Herkes Bay Kaplumbağa'nın uçmaktaki amacının ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.
Her kafadan bir ses çıkıyordu.
Dedikodu öyle yaygınlaştı ki, insanların bile kulağına gitti.
Onlar da tartışmaya başladılar Bilge Baykuş'un gizemli sözlerini.
Sonunda şöyle bir karara varıldı:
Bay Kaplumbağa, ormanın tam ortasında, büyükçe bir meydanda, hayvanların ve insanların sorularını cevaplayacak, onu kanat bırakmaya iten sebepler ve bu gizemli sözlerin anlamı araştırılacaktı.
ORMANDAKİ BÜYÜK MEYDAN
Hayvanlar, akın akın ormandaki büyük meydana toplanıyordu.
Sunucu, gelenleri karşılıyor, yer gösteriyordu.
İlk gelenlerden biri Timsahtı.
Üstü başı pislik içindeydi.
Oflayıp, pufluyordu...
"Aman Bay Timsah, hoş geldiniz," dedi Sunucu.
Timsah itiraz etti:
"Hoş, moş gelmedim!"
"Aa, neden?"
"Hiç sormayın...Kestirmeden geleyim diye nehir yoluyla geldim."
"Ve her zamanki gibi Tarzan'a rastlayıp güreşe tutuştunuz?"
"Hayır...Tarzan çoktan taşınmış buralardan."
"Öyleyse bu haliniz nedir?"
Timsah oturdu, terini kurulayarak ve pisliklerini temizleyerek anlatmaya başladı:
"Anlatıyorum ya işte...Derken efendim, nehir öyle bir hale gelmiş ki, yüzmek mümkün değil. İki kulaçta bir batağa saplanıyorsunuz. Balçıktan kurtulabilirseniz aşk olsun. Sonra, o ne koku öyle...Ne koku? Affedersiniz, lağım gibi kokuyor. Rengi de değişmiş. Eskiden yemyeşil akardı. Su pırıl pırıldı. Şimdi pas renginde. Balıklar da göç etmişler. Şu anda hiçbir canlı yaşamıyor nehirde."
Sunucu çok şaşırdı bu işe.
"Yaa, neden acaba?"
"Valla orasını bilemem...Toplantı ne tarafta?"
"İlerde, ormanın tam ortasında. Buyurun, bu taraftan..."
"Teşekkür ederim."
Timsah kalktı, yeniden oflaya puflaya ormanın ortasındaki meydana doğru yürüdü, daha doğrusu süründü. Çünkü, ayakları olmasına rağmen o bir sürüngendi.
O öyle ağır aksak gidedursun, Bay Tavşan, her zamanki canlılığıyla zıp-zıp zıplayarak geldi.
Elinde acayip bir havuç vardı.
Sunucu, ona da 'Hoş geldin' deyip, buyur etti. Sonra da elindeki tuhaf 'şey' dikkatini çekince sordu:
"Bu tuhaf şey de ne?"
"Bilmem. Havuç niyetine yiyorum ama sizin de fark ettiğiniz gibi, pek havuca benzemiyor."
"Evet, benzemiyor. Peki bunun havuç olduğunu kim söyledi size?"
"Manav...Bu sabah alışverişe çıkmıştım. Manava uğradım. Havuç isteyince bana bunu verdi. Sadece bu değil, bütün sebzeler-meyveler bir tuhaf olmuş. Domatesler, lahanalar, üzümler, elmalar, patlıcanlar...Çok şaşırdığınıza göre, epeydir manavın önünden geçmiyorsunuz galiba?"
"Evet. Maalesef uğrayamıyorum. Alışverişi hanım yapıyor da. Ama bundan sonra uğrarım."
Tavşan karşı çıktı:
"Sakın ha!"
Sunucu şaşırdı:
"Yani uğramayayım mı?"
"Eğer böyle tatsız tuzsuz, eğri büğrü bir şey satın almak istiyorsanız uğrayın. Yok sağlıklı beslenmek istiyorsanız, hiç uğramayın."
"İyi ama sağlıklı beslenmek için bol sebze, meyve yemek gerekmez mi?"
"Evet, öyle ama dikkat edin. Sağlıklı beslenmek için sebze-meyve gerekli elbet. Sağlıksız beslenmek için değil...Anladınız mı?"
"I-ıh...Anlamadım."
"Neyse, geç kalıyorum. Sonra konuşuruz bunları. Bir an önce eki dostum Bay Kaplumbağa'yı görmek istiyorum. Bana sorarsanız, kanat çıkardığına inanmıyorum. Eğer böyle bir şey yaptıysa, işim zor. Beni yarışta geçebilir. Gerçi benim de eski gücüm yok ya..."
"Neden, n'oldu?"
"Bu acayip havuç ve buna benzeyen öteki şeyler yüzünden."
"Ama zıp-zıp zıplıyorsunuz, sağlıklı görünüyorsunuz?"
"Yaratılışım bu. Siz bakmayın öyle zıpladığıma, görünüşü kurtarmak için. Huylu huyundan vazgeçer mi? Yoksa ayakta duracak halim yok."
Sunucu acıdı:
"Vah, vah!"
Tavşan içini çekti:
"Vah ki vah!..Ne olacak bu işin sonu bilmiyorum. Hadi hoşça kal."
Tavşan, söylene söylene ormanın ortasındaki meydanda yerini aldı.
Şimdi karşılanma sırası Köstebek ile Kirpi'deydi.
İkisi de yorgun düşmüştü.
"Of, ayaklarıma kara sular indi," dedi Köstebek.
İki adımda bir plastik şişeye rastlamışlardı. Toprağın altı da üstü de bunlarla doluydu. Kirpi bunlardan birine toslamış, sivri burnu yamyassı olmuştu.
"Sıkıysa yürü bakalım," diye söylendi Köstebek.
Sunucu onları karşıladı...
"Buyurun, buyurun," dedi ve yer gösterdi: "Bugün bütün yollar ormandaki meydana çıkıyor."
Kirpi, itiraz etti:
"Sen öyle san. Bütün yollar çöplüğe çıkıyor artık!" dedi.
Sunucu şaşkın şaşkın baktı ona.
Her gelen bir şeyden şikayetçiydi.
Kirpi ve Köstebek'ten sonra gelenler de benzeri şikayetlerde bulunarak ormandaki yerlerini aldılar.
İki dakika sonra 'dan-dun' silah sesleri duyuldu.
Avcı geliyordu!
Hayvanlar silah seslerini duyunca paniğe kapılıp, kaçacak delik aradılar.
Sunucunun da korkudan ödü patlamıştı.
"Amanıın, savaş mı çıktı?" diye bağırdı ve bir kütüğün arkasına zor attı kendini.
Avcı da avcıydı hani...
Bir yandan ateş ederek, bir yandan da kükreyerek geldi.
"Heyt! Bana derler Avcı Dayı. Attığımı vururum, vurduğumu deviririm. Devirdiğimi pişirir, afiyetle yerim. İlle de yemek şart değildir bazen. Maksat spor olsun, hayvancıklar vurulsun...Daha geçen gün bu ormanda iki ayı yavrusunu temizledim...Heyt!.Var mı benden yiğit avcı?" diyerek meydan okudu.
Sunucu tir tir titriyordu. Ama yine de saklandığı kütüğün arkasından çıkıp, zoraki gülümsedi. Ne de olsa o bir medya mensubuydu ve her koşulda görevini yapmalıydı. Yoksa kamuoyunun hiçbir şeyden haberi olmazdı.
"Aman kimin haddine düşmüş sizinle yarışmak, boy ölçüşmek? Sizden büyük yine siz varsınız Sayın Avcı!" dedi.
Bu övücü sözler Avcının çok hoşuna gitmişti. Kasım kasım kasıldı.
"Aferin, sevdim seni. Dürüst bir medya mensubusun. Beğendiğini gizlemiyorsun. Gerçi ben kuru övgüden, boş lakırdıdan hoşlanmam ama, biraz pofpoflanmak kimin hoşuna gitmez ki canım? Değil mi ya? Nerde şu toplantı yeri?"
Sunucu, meydanı gösterdi.
"İşte şurası."
Meydan bomboştu. İn-cin top oynuyordu!
"Niye kimse yok?"
"Size saygılarından olacak. Kimse ayak altında dolaşıp sizi rahatsız etmek istemiyor herhalde. Yani, öyle olmalı. Şey...Eğer kimsenin canını yakmayacağınıza söz verirseniz, çıkarlar.
"Can yakmak mı? Niye can yakayım? Hadi herkes çıksın ortaya. Ben buraya avlanmaya değil, ne olup bittiğini öğrenmeye geldim. Yeni bir kanatlı türü varmış, bakalım avlanmaya uygun mu, onu merak ettiğim için uğradım...Hadi çıkın, çıkın!"
Tavşan, uzaktaki bir çalılığın arkasından bağırdı:
"Önce ateş etmeyeceğine söz ver Avcı Dayı!."
Avcı, sesi tanımıştı. Bu, üzerine en çok ateş ettiği hayvanın sesiydi. Keyifli bir kahkaha attı:
"Söz, söz!"
Ama tavşan ikna olmadı.
"Söz demekle olmaz...Orman başıma yıkılsın ki ateş etmeyeceğim, de."
"Peki, peki...Orman başıma yıkılsın ki kimsenin kılına, tüyüne, teleğine zarar vermeyeceğim...Avcı sözü!" |