Part 4

 

Tavşan yine ikna olmadı.
"Olmaz!"
"Niye?"
"Avcı sözü istemiyoruz. İnsan sözü ver!"
"İnsan sözü mü? Eh, peki. Madem öyle istiyorsunuz, insan sözü olsun. O da neyse?"
"Haklısın...İnsan sözünden, insanlıkta ne anlarsın sen!"
"Ne dedin? Anlayamadım?"
"Yok bir şey...İşte çıkıyoruz..."
Hayvanlar korkarak çıktılar.
Avcının ağzı sulandı. Tetik çeken parmağı kaşındı.
"Gözlerime inanamıyorum...Hepsi bir arada" dedi ve tüfeğini doğrulttu.
Hayvanlar korkuyla kaçıştılar.
"Anneee!.."
Avcı güldü. Koca göbeği hop hop hopladı.
"Kaçmayın canım, şaka yaptım. Avcı şakası."
Tavşan mırıldandı:
"Eşek şakası diyeceğim ama, onunki seninkinin yanında çok masum kalır."
"Canım uzun etmeyin işte. Şaka dedim ya. Çıkın hadi. Ne biçim konukseverlik bu?" diye huysuzlandı Avcı.
"Tüfeğini yere bırak, ondan sonra," dedi Tavşan.
Avcı tüfeğini isteksizce yere bıraktı.
Sonra da hayvanlar tekrar meydana çıktılar. Ama bir gözleri tüfekteydi. E, kolay değildi. Can düşmanları orda duruyordu...
"Ee, görüşmeyeli nasılsınız bakalım?" dedi Avcı. Sesi alaycıydı.
Hayvanlardan bir uğultu yükseldi.
Besbelli avcı ile karşılaşmadıkları süre içinde çok mutlu olmuşlardı. Ama şimdi keyifleri kaçmıştı.
"İyi, iyi...Konuşmazsanız konuşmayın. Ben de konuşmam öyleyse," dedi Avcı ve küstü. "Hem benden niye o kadar korkuyorsunuz ki. Az sonra buraya biri gelecek, asıl ondan korkun siz."
Sunucu, gelecek olanın kim olduğunu merak etti:
"Kimmiş o?"
"Gelince görürsünüz. Bakın, işte geliyor!"
Avcının parmağıyla gösterdiği taraftan biri geliyordu.
Kapkara, pis bir şeydi bu.
Geçtiği her yeri berbat ediyordu.
Burnunu karıştırıyor, tükürüyor, yediği şeyin yarısını fırlatıp atıyor, attığı her adımda kapkara bir iz bırakıyordu.
Dayanılmaz bir koku yayıldı her yana...
Gelen Bay Kirli'ydi!
"İşte geldim," dedi arsız arsız gülerek...Sapsarı dişleri vardı. Belli ki onları hiç fırçalamamıştı
Sunucu, burnunu tıkadı:
"Öff, bu ne koku. Burnumun direği kırıldı," diye sızlandı.
Hayvanlar paniğe kapılmıştı.
"Öğğ...amanıın...pöff!" diye kaçıştılar.
Bay Kirli, Sunucu'nun önüne gelip durdu. Kameraya bakarak konuştu:
"Misle gibi kokular yayarım. Bana derler Bay kirli. Severim kirliliği. Toprağı, suyu ve havayı kirletenler yarattı beni. Sevmez görünürsünüz ama gizli gizli seversiniz. Yıllardır içinizde yaşarım. Öyle alışkınsınız ki bana. Küçükken fark etmediniz, şimdi de farkımda değilsiniz. Beni görmeniz için ille de gözünüze mi batmam gerek? Teessüf ederim. Varsa, kaldıysa temiz bir yer, emredin, hemen kirleteyim!. Nerde o uçan kaplumbağa? Duydum ki zararlı düşünceleri varmış. Mavi kanat takıp havalanmış. Kendini ne sanıyor? Benimle uğraşmak kolay mı? Bunca sevenim varken üstelik... Şimdi söyleyin bana, nereye oturacağım?"
Sunucu yer gösterdi...
Gösterdiği çimenlik epey temizdi.
Bu, Bay Kirli'nin hoşuna gitti. Hem oturup dinlenir, em de bir güzel kirletirdi.
Sunucu, kameraya döndü:
"Sevgili seyirciler, bu işi de hallettikten sonra, son konuğumuzu da bekleyebiliriz. Kendisi çok uzaklardan geldiği için biraz geç kaldı. Kolay değil. Zaman tünelinden, yılların ötesinden geliyor. Toplantıyı o yönetecek. Kendisini tanıyorsunuz...Evet, huzurlarınızda Karagöz!.."
Karagöz, kendine özgü müziğiyle gelirken müthiş bir alkış koptu.
"Öhöö!..Üzerinize afiyet, yatsı taamında biraz fazla kaçırmışım kayısı hoşafını, cırcır olmuşum. Karnım Köse Hamdi'nin değirmeni gibi çalışıyor. Cır. Cır, cır...Abdesthaneden çıkamadım," dedi.
Sunucu, Karagöz'ün elini öptü.
"Biz de sizi bekliyorduk efendim. Hoş geldiniz, safa getirdiniz."
"Maalesef getiremedim."
"Neyi?"
"Sopayı. Getirseydim kafana vururdum. Bre köftehor! Bu ne gürültü? Bu ne patırtı? Sonracığıma, amanın bu ne koku? Hacivat çelebi söylemişti de inanmamıştım. Meğer haklıymış. Bana yola çıkmadan önce, 'Aman Karagöz'üm oraya gitmesen daha iyi. Zaman eski zaman değil. Dünya eski dünya hiç değil,' demişti...Ben de gelmeyecektim amma şu kanatlı kaplumbağayı merak ettim. Hani nerde o? Getirin şu keratayı!"
Bay Kaplumbağa, elleri bağlı olarak iki karga tarafından getirildi.
Bayan Tavuskuşu, elinde bir daktilo ile arkalarından gelmişti.
Karagöz, yüksekçe bir tümseğe oturdu.
Bay Kaplumbağa, tam karşısında duruyordu. Ve bağlandığı için kızgındı.
"Niye bağlı tutuluyorum, anlamıyorum. Çözün kanatlarımı!" dedi.
Karagöz kızdı:
"Sus münasebetsiz, edepsiz, utanmaz, arlanmaz, yola gelmez, söze gitmez, izzet ikram bilmez, cenubu şimali görmez, yol yordam bilmez, hınzır, düzenbaz, alavereci, dalavereci, madrabaz, hilebaz, çenebaz, işvebaz..."
Bayan Tavuskuşu, her söyleneni yazıyordu...
"İşvebaz olmadı oğlum. Onu sil..." dedi ve tıkırtıları dinledi. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. "Bu tıkırtı ne?"
Sunucu:
"Biz bir şey duymuyoruz," dedi.
Karagöz, şaşırdı.
"Allah Allah...Neyse, devam et oğlum. Başka ne kaldı söylemediğimiz?"
Bay Kaplumbağa, aynı Karagöz gibi devam etti:
"Ayvaz mayvaz, saymaz, toplamaz, çıkarmaz, bölmez, çarpmaz, kızmaz, süzmez, yüzmez, uçmaz, konmaz..."
Karagöz, elini kaldırıp susturmasaydı, daha da sürdürecekti bu oyunu.
"Kes!." Dedi Karagöz, sertçe. Sonra Bayan Tavuskuşu'na döndü:
"Sil oğlum bunları."
Herkes katıla katıla güldü.
Bay Kaplumbağa da gülmüştü.
Karagöz ona çıkıştı:
"Bre köftehor, Karagöz mü oynuyor burda, ne gülüyorsun? Söyle bakalım, adın?"
"Bay Kaplumbağa."
"Pederinin adı?"
"Efendim?"
"Babanın adı, babanın adı?"
" Onun da adı Bay Kaplumbağa...Yani, kaplumbağa oğlu kaplumbağayım ben."
"Nerde iskan-ı beyt edersin?"
"Evimde bitlenirim."
"Demek, yerin yurdun yok? Demek, hane berduşsun? Peki, ne işle iştigal?"
"Bir yeri işgal etmem."
Karagöz, Sunucu'ya döndü:
"Ne diyor bu be?"
"Sizi hiddetlendirmeye, yani kızdırmaya uğraşıyor Karagöz efendi."
Karagöz, başını salladı.
"Hımm...Hiddetlenirsem görürsün gününü...Peke, mürekkep yaladın mı?"
"Hayır, dondurma yaladım."
"Elif yuttun mu?"
"Hayır, bir keresinde erik yutmuştum, çekirdeği boğazımda kalmıştı."
"Tövbe...tövbe...Kalemkeş misin evladım?"
"Hayır. Bilgisayarkeşim."
Karagöz yine anlamadı:
"Ne diyorsun sen be?"
Sunucu cevapladı:
"Bilgisayar, diyor Karagöz efendi...Bilgisayar kullanmayı bilirim, diyor."
"Haa...Bilgi soyar öyle mii? Vay köftehoor...Demek hırsızlığın da var senin?"
Bay Kaplumbağa:
"Daha neler?"
"Tuh tuh!..Kabahat sende değil, ebeveynindedir. Eğer ebeveynin vaktiyle tahsiline sarfı himmet etmiş olsalardı böyle olmazdın..."
Sunucu, bu kez de Bay Kaplumbağa için açıklama yapma gereği duydu.
"Yani suç sende değil, aile büyüklerindedir demek istiyor. Eğer ailen seni okutsaymış böyle olmazmışsın..."
Bay Kaplumbağa karşı çıktı:
"Ailem benim için elinden geleni yaptı. İyi bir öğrenim gördüm. Okumayı da severim. Öyle boş kaldıkça değil, hemen her fırsatta okurum."
Karagöz atıldı:
"Eh, madem öyle, dur seni bir imtihana çekeyim. Bakalım mürekkep yalamış mısın, yoksam dedikleri gibi kafadan çatlak mısın? De bakalım, musikişinas mısın?"
"Eh, ara sıra mum sıkarım."
"Usul, bend bilir misin?"
"Hayır, musibet değilim."
"Düm tek...Kaplumbağaca leyli?"
"Müşteri bekar da, arabacı evli."
"Musikiden kaldın. Otur, sıfır!..Yaz oğlum, ikmale kaldı...Pek ey, biraz da edebiyattan imtihan edelim seni. Mani bilir misin?"
"Engel bilirim."
"Öyle değil köftehor. Şiir bilir misin?"
"Eh, biraz."
"Pek ey, şimdi sana bir mani söyleyeceğim, sen de buna hemen bir maniyle karşılık vereceksin. Verdin verdin, veremedin kanadının biri gitti. Hazır mısın?"
"Hazırım."
"İyi dinle...Başta sarık büküm büküm...Sırtımda cübbemdir yüküm. Benim aptal evladım, hele selamün-aleyküm...Hadi bakalım, ver cevabını!"
Hayvanlar dikkat kesilmiş, Bay Kaplumbağa'nın ne cevap vereceğini merak ediyordu.
Bay Kaplumbağa, fazla beklemedi.
"Yeni cami direk ister. Söylemeye yürek ister. Benim aklım çoktur ama, Karagöz amca ayıp eder."
Cevap Karagöz'ün hoşuna gitmişti. Sakalını sıvazlayıp, bıyık altından güldü.
"Aferin, aferin...Peki, bir de şunu dinle bakalım. Havaya attım fişeği, döndü dolaştı köşeyi...Kaplumbağa efendiyi sorarsanız, paçacının kör eşeği...Buyur bakalım!"
"Kağıttan fener yaparım. Daracık sokaklara saparım. Karagöz efendi ayı olmuş, burnuna halka takarım!"
Karagöz kızdı:
"Kes!..Yaz oğlum katip. Bana hakaret etti. İşte şimdi hapı yuttun Kaplumbağa efendi...Kanatların gitti!" dedi ve aniden karnı burulmaya başlayınca "Anmanıın!..Cırcırım geldiii!.." diyerek, koşar adım tuvalete yollandı.
Avcı, Karagöz tuvalete koşarken Sunucu'ya çıkıştı:
"Ne biçim toplantı bu böyle? Hani Bay Kaplumbağa hesap verecekti?"
Sunucu da Karagöz'ün sorgulama tekniğini beğenmemişti zaten.
"Evet, tekniği biraz eski moda. Ben olsaydım şimdiye çoktaan..." dedi.
Tavşan onu tamamladı:
"Kanatları kesilmişti!"
Avcı ayağa fırladı:
"Kanat kesme de neymiş? Vuralım gitsin!." dedi ve tüfeğine davrandı.
O öyle yapınca da tabi yine herkes korkuyla yerlere yattı.
"Canım ne korkuyorsunuz? Lafın gelişi öyle söyledim. Valla insanın adı çıkacağına canı çıksın daha iyi. Ne yapsak kabahat!"
Hayvanlar birer birer doğruldu. Ama Avcı'ya epey kızmışlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu:
-          İkide bir silaha sarılmasa olmaz sanki!
-          Ay ödüm koptu!
-          Bu Avcı'nın sağı solu hiç belli olmuyor.
-          Haklısın. Neme lazım, dikkatli olmalı.
-          Başımıza ne geldiyse, bu kaplumbağanın yüzünden geldi.
-          Valla yaşanacak hal kalmadı.
-          Kanat bırakmasaydı, bunlar olmazdı.
-          Ne yiyecekler yiyeceğe...
-          Ne içecekler içeceğe...
-          Ne de hava havaya benzer oldu.
-          Hep kaplumbağanın yüzünden.
-          Keselim kanatlarını...
-          Keselim ki, her şey yoluna girsin.
-          Kesemezsek korkutalım.
-          Korkutalım ki bir daha uçmasın.
-          Korku topuklarına kanat takar canlının.
-          Onu öyle bir korkutalım ki...
-          Kanat bıraktığına da....
-          Bırakacağına da pişman olsun.
-          Hatta, kanat sözünden bile iğrensin.
-          Öyleyse, haydi yürüyün!
-          Yürüyün!..
Hayvanlar Bay Kaplumbağa'ya doğru yürürken Karagöz geldi.
Onun gelişini gören hayvanlar, tekrar yerlerine geçip oturdu.
"Bre köftehorlar, bu ne gürültü?" dedi Karagöz. Arkamı döner dönmez başladınız vırvıra...Sakin olun bakalım."
Oturdu.
"Eveet...Nerde kalmıştık?"
Sunucu mani yarışmasını hatırlattı.
"Ha, evet," dedi Karagöz ve Bay Kaplumbağa'ya döndü: "Mani atışmasında beni yendin. Amma kendi ağzınla tuzağa düştün tosbağa efendi. Şimdi sana yakıştıracak hiçbir suç bulamazsak, bana hakaretten içeri tıkacağız...Bana bak, aklını başına devşir. Uslu bir kaplumbağa olup, vazgeç şu kanatlardan. Cümle aleme de bunu duyur. Böyle aykırı davranışlarda bulunmak iyi değildir. Bak neredeyse bütün hayvanat senin yüzünden savaşa girecek. Bir yanda senden yana olanlar, diğer yanda karşı çıkanlar...Hoş, senden yana olana da rastlamadık daha ya...Hadi bakalım, vazgeçtiğini söyle."
Bay Kaplumbağa, inadını sürdürdü:
"Yapamam."
"Yapamazmış!..öyle bir yaparsın kii...Sen Hazerfen Ahmet Çelebi'yi tanır mısın?"
"Tanırım. Bir kitapta okumuştum. Yaman biriymiş."
"Hem de ne yaman. İstanbul'da, Galata Kulesi'nden uçmuştu amma velakin, boyunun ölçüsünü de almıştı. Padişah Dördüncü Murat onu zindana attırdı aklı başına gelsin diye. Fakat o yine de akıllanmadı. Zindandan da uçmaya kalktı köftehor. Zaten o yüzden de sonu çok acıklı oldu."
Karagöz hüzünlenmişti. Hazerfen Ahmet Çelebi'yi takdir ediyor ama başına gelenlere de üzülüyordu. Aynı şeyin kaplumbağanın başına gelmesini istemiyordu.
"Sen de aynı sona uğramak istemiyorsan, ayağını denk al. Bak kuşlar istemiyor uçmanı," dedi ve yine tıkırtılar duyup, kulak kabarttı. "Bu tıkırtılar da neyin nesi? Fareler mi bastı yosa meydanı?"
"Biz bir şey duymuyoruz Karagöz efendi," dedi yine sunucu.
Karagöz kızdı:
"Ben duyuyorum. Buralardan bir yerden geliyor tıkırtı. Lakin nerden geldiğini tesbit edemedim. Mutlaka fare olmalı."
"Fare mare yok efendim."
"Niye? Ormanda fare olmaz mı?"
"Var tabi, var da o kadar değil. Ketlere göç etti çoğu. Çöplüklerde yaşıyorlar."
Bay Kirli, araya girdi:
"Doğru. Ben çok iyi tanırım fareleri. Dostlarımdır benim."
Karagöz, Bay Kirli'yi ilk kez görüyordu:
"Sen de kimsin be?"
"Bay Kirli."
"Pöff!..Belli, belli."
Karagöz, Bay Kirli'yi tepeden tırnağa şöyle bir süzüp suratını buruşturduktan sonra yeniden Sunucu'ya döndü:
"Önce şu tıkırtı işini halledelim. Madem fare yok, bu tıkırtılar nereden geliyor öyleyse? Mutlaka bu gürültüyü çıkaran biri var." Tavuskuşu'na "Katip efendi oğlum, bakıver sağına soluna."
Bayan Tavuskuşu, kırıtarak meydanda dolaştı. Karagöz merakla onu izliyordu.
"Bir şey yok efendim," dedi Bayan Tavuskuşu.
"İyice baktın mı oğlum?" diye sordu Karagöz.
"Baktım efendim, yok."
Karagöz, Bayan Tavuskuşu'ndan kuşkulanmıştı.
"Yaklaş bakayım yanıma...Yaklaş," dedi.
Bayan Tavuskuşu, Karagöz'e iyice yaklaştı.
"Yahu bu tüyler ne böyle? Tüy mü uzatıyorsun ? Sarığın nerde?"
"Ne sarığı?"
"Sarık sarığı köftehor!.Bir de soruyor. Yahu senin sesin de ince. Yoksa, yoksa sen? Erkek değil misin?"
"Erkek mi? Teessüf ederim Karagöz efendi. Ben Bayan Tavuskuşuyum."
"Nee? Amanııın!."
Karagöz, başını yumruklamaya başladı...
"Bir hatundan nasıl katip olur? Aman Yarabbi!"
Sunucu araya girdi:
"Oho...Hangi devirde yaşıyorsunuz siz Karagöz efendi? Şimdi bayanlar her şey oluyor."
"Kadı bile mi?"
"Tabi ya...Kadı da oluyorlar, yargıç da, kaymakam da , vali de."
Karagöz'ün şaşkınlığı arttı. Bayan Tavuskuşu'na sordu:
"Peki, seni kim katip yaptı oğlum? Şey, aman kızım?"
"Romanın yazarı..."
"Doğru ya. O yapmıştır. Başka kim yapacak? Bize de bu romanda yer verip, hayvanlarla konuşturuyor baksana...Neyse, sonra ona sorarım. Şimdi işimize bakalım." Daktiloyu gördü: "Bu ne peki?"
"Hangisi?"
"O işte. Önündeki?"
"Daktilo."
"Ne işe yarıyor o?"
"Yazı yazmaya."
" Demek, divit yok...Hokka yok... Enteresan...Yaz da görelim bakalım."
"Ay, deminden beri yazıyorum ya?"
Bayan Tavuskuşu, daktiloya boş bir kağıt takıp, gelişigüzel yazmaya başladı...Tık...tık...tık!
Karagöz, tıkırtının nerden geldiğini anlamıştı:
"Tamam, şimdi buldum tıkırtının sebebini. Meğer bu acayip şeyden çıkıyormuş ses. Ben de deminden beri seni, düm teka, düm tek tempo tutuyorsun sanıyordum...Âlâ...Pek sevdim bu makineyi," dedi.
Sunucu, konuya açıklık getirdi:
"Bu ne ki Karagöz efendi. Şimdi bilgisayar devri."
"Bilge soyan devri mi?
"Hayır. Bilgisayar."
Tamam, tamam anladım. Sarımsak, soğan devri."
Karagöz'ün bu sözüne herkes güldü.
"Gülün bakalım, gülün. Ne yapayım, ben sizin dilinizden anlamıyorum. Siz de benim dilimden anlamıyorsunuz. Bir bir berabereyiz," dedi ve Tavuskuşu'na döndü: "Söyle bakalım Tavuskuşu oğlum, aman kızım...Musikide anlar mısın?"
"Ay tabi anlarım, sesim değil ama görüntüm güzeldir."
"Orası belli...Peki, oynamasını bilir misin?"
"Eh işte..."
"Sunucu oğlum, vur öyleyse bir oyuncu havası!"
Oyun havası çalındı. Karagöz ile Bayan Tavuskuşu karşılıklı göbek atmaya başladı.
Karagöz'ün bu boşvermişliği, meydandakileri kızdırdı.
Tepinmeye, sinirli sinirli dolanmaya başladılar.
Gerçi Karagöz'dü bu...Bir yerde Karagöz olur da, oyun havası olmaz mıydı?
Ama şimdi sırası mıydı?
Sunucu geldi, Karagöz'e çıkıştı:
"Aman Karagöz'üm, şu işi bitirelim. Herkes bize bakıyor. Rezil olacağız. Seyirciler ne düşünür?"
"Zaten yeterince rezil olmuşsunuz siz...Şunun haline bakın!"
Bay Kirli'i göstermişti.
Bay Kirli, onun bu sözünü övgü kabul etti.
"Teşekkür ederim," dedi sırıtarak ve ağzından salyalar saçarak.
Karagöz oturdu. Ciddi bir tavır takındı.
"Peki öyleyse. Birinci şahit gelsin!" diye bağırdı.
Sunucu, düzelterek seslendi:
"Birinci tanık gelsiin!"
Timsah, oturduğu yerden kalkıp, Karagöz'ün önüne geldi.
"Sen bu kaplumbağanın neyisin efendi?"
"Müdürüyüm efendim."
"Anlat bakalım. Bunun kötü işler yaptığını ne zaman anladın?"
"Efendim, öncelikle bana bu fırsatı tanıdığınız için zatınıza sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ayrıca, ışıkçı, yönetmen, kameraman ve tüm yayın ekibine de teşekkür etmeyi bir borç biliyorum...Programıma başlamadan önce..."
Karagöz kesti:
"Höst! Ne diyor bu be?"
Sunucu:
"Kendini tanıtıyor efendim. Şimdi böyle. Maalesef televizyona çıkanların çoğu aynı şeyi yapıyor. Soruya cevap verecekleri yerde, gereksiz bir sürü laf edip zaman harcıyorlar."
"Demek ki, TV mi her neyse işte, ona çıkınca abuk subuk konuşmak şart ki böyle yapılıyor!.." Timsah'a çıkıştı: "Sadede gel efendi...Sadede!"
"Geliyorum efendim. Geliyorum...Şey...Bir gün bardaktan boşanırcasına gökten yağmur yağıyordu..."
"Of, deli olacağım! Rahmet başka nerden yağar a akılsız? Teferruatı, yani ayrıntıyı bırak da konuya gel."
"Peki efendim...Emredersiniz efendim. Zat-ı alileriniz daha iyi bilirler efendim. Estek efendim, köstek efendim..."
"Ey Hacivat!..Kulakların çınlasın e mi?"
"Çınlasın efendim!..İşte yağmur yağıyordu. O sırada yeni gelmiştim şirkete. Her zamanki gibi hatırını sordum. Memurlarımla yakından ilgilenirim de...Bana, kanat çıkardığını, kanat çıkarmanın zor olduğunu söyledi. Çok şaşırmıştım. Birden o anda çok tuhaf bir şey oldu...Dudağım uçukladı!"
"Merhem sürseydin."
"Öyle demek istemedim. Yani gördüğüm şey karşısında dehşete düşmüştüm."
"Niye?"
"Önünde durduğu pencere ardına kadar açıldı ve şimşekler çaktı. Bay Kaplumbağa, birden masmavi ışıklar içinde kalıverdi."
Karagöz koktu.
"Amanın!..İyi saatte olsunlar!..Sonra?"
"Sonra bir şey olmadı."
"Hepsi bu kadarsa geç otur yerine. " Timsah yerine oturdu. "Sırada kim var?"
Sunucu, bayan Kaplumbağa'yı çağırdı.
Zaten o da fazla olmamıştı ormandaki büyük meydana geleli...Karagöz onun yorgun halini fark etti ve oturmasını işaret etti.
Bay ve Bayan Kaplumbağa uzun süre sonra ilk kez yan yanaydı şimdi.
Bay Kaplumbağa, eşine sevgiyle bakıyordu ama sanki Bayan kaplumbağa küskün gibiydi.
Tam bu sırada Karagöz yerinden fırladı ve "Amanin, cırcırım geldi!" diyerek tuvalete koştu.
Belki de amacı, karı-koca kaplumbağaları yalnız bırakmaktı.
Ne de olsa tecrübeli bir insandı. Bay ve Bayan Kaplumbağanın hasret gidermek isteyeceğini biliyordu.
Bay Kaplumbağa, yutkundu:
"Seni gördüğüme öyle sevindim ki. Bir an gelmeyeceksin diye korktum," dedi. Sonra da şirinlik osun diye 'Cik-cik' cikledi.
Bayan Kaplumbağa kızdı. Sertçe:
"Bakıyorum da cik cik edebiliyorsun ama uçamıyorsun artık!" dedi imalı imalı.
Bay Kaplumbağa, buz gibi oldu. Böyle tuhaf bir karşılık beklemiyordu.
Ama yine de alttan aldı. Bunca yıllık evlilik tecrübesi, ona alttan alması gerektiğini hatırlatmıştı. Karı -koca arasında böyle tatsızlıklar, tartışmalar her zaman olurdu. Önemli olan, bunu uzatmayıp, kavgaya dönüştürmemekti. Bu da ancak bir tarafın alttan alması ile mümkündü.
"Doğru. Bir süredir uçamıyorum. Ama bu saçmalık bugün bitecek. Yarın yine bulutların arasında dolaşabileceğim. Ah! Ne güzel şeydir uçmak!..Kanatlı olduğunun bilincine varmak..."
"Peki ya hırsız olmak?"
Ortalık yine buz gibi oldu. Bay Kaplumbağa, karısının dedikodulara inanacağını sanmıyordu. Bu sadece kadınca bir sitemdi işte.
"Demek Tilki seni de kandırdı?" dedi, sevgiyle bakarak.
Fakat bu küçük bir sitem değildi. Bayan Kaplumbağa, adeta kükredi:
"Nasıl kanmam? Nasıl inanmam? Yazık. Çok yazık. Uçmadan önce namusluydun. Ekmeğini taştan çıkarırdın. Nasıl da yanlış tanımışım seni," dedi.
Bay Kaplumbağa, Akbabanın söylediklerini düşündü...Demek doğru söylemişti. Gerçekten de karısı epey zor günler yaşamış olmalıydı. Hassas bir kaplumbağaydı o. Çabucak kırılırdı.
"Ben eski eşimi istiyorum. Terliklerini, pijamasını bulamayan, pencereyi açıp 7.45 uçağını bekleyen eşimi istiyorum," dedi Bayan Kaplumbağa.
Bu sözler Bay Kaplumbağa'yı sevindirdi. Bayan Kaplumbağa, her ne kadar kendine kızsa da , yine bir açık kapı bırakmıştı.
"Çok yakında bu dediklerin olacak," dedi.
Bayan Kaplumbağa, gözyaşlarını sildi.
"Artık hiçbir şeye inancım kalmadı, " dedi burnunu çekerek.
Bay Kaplumbağa, iyice yüreklendi:
"Niye? Hakkımda karalama kampanyası var diye mi?"
"Evet. Öyle bir kampanya ki, bütün ipliklerin pazara çıkıyor."
"Lütfen böyle şeyler söyleme. Senden bunları duymak çok acı. "
"Öyleyse kurtul şu kanatlarından. Yeniden mutlu olalım. İnkar et gitsin. Bak eğer vazgeçmezsen bir daha beni göremezsin, haberin olsun."
Bu son cümle Bay Kaplumbağa'yı yıkmıştı. Oturduğu taburede omuzları çöktü. Başı sırtındaki kabuğun içine doğru büzüldü.
"Demek sonunda bu da olacaktı?" diye mırıldandı: " Bir zamanlar kaplumbağanın birini çocuklar taşlamaya başlamışlar. Zavallı kaplumbağa! İnsanoğluyla baş etmesi mümkün mü? Üstelik, çocuklar onu kabuğunun üstüne yatırmışlar. Tepetaklak olduğu için dönemiyormuş. Çırpınıp duruyormuş. Çocuklar tepesinde katıla katıla gülüp, eğleniyormuş. Ama o ne yapmış? Yalvaracağı, af dileyeceği yerde, 'Atın, atın!..Bir taş daha atın,' diye bağırmış. O gururlu bir kaplumbağaymış...Bu masalı bana babam anlatmıştı. Belli ki benim de öyle olmamı istemişti. Zorluklar karşısında pes etmemem gerektiğini istiyordu. Ne demek istediğini, bu masalı niye anlattığını şimdi çok daha iyi anlıyorum. Görüyorum...Herkes taşlıyor beni. Bir taş da sen atmışsın çok mu? At bakalım. Kendi kendini taşladığını öğreninceye kadar taşla beni."
Bayan Kaplumbağa, acır gibi oldu.
"Aklını iyice bozmuşsun uçmayla. Canından olacaksın bu gidişle. Hayat en değerli varlığımız değil mi? " dedi yalvaran bakışlarla.
Bay Kaplumbağa, yeniden başını dik tuttu:
"Evet. Doğru. Ama senin gibilerin anlamadığı bir şey var. Hayat otlar için de çok değerlidir. Ama bizlerin ottan çok farklı yanlarımız var. Hayatta bir amacımız olmalı. Kendimiz için yaşayamayız hep. Başkalarını da düşünmek zorundayız."
"Bak ne güzel söylüyorsun. Beni de düşün biraz. Dostlarını, arkadaşlarını, kuşları, kaplumbağaları düşün..."
"Off!...Anlamıyorsun ki beni. "
Bay Kaplumbağa, derdini anlatmakta çaresizdi. Daha doğrusu, o elinden geldiğince anlatıyordu bunu , ama kimse anlamak istemiyordu. Çoğu insan gibi, hayvanların da farklı olana, farklı düşünene tahammülü yoktu...Oysa, hayatın kendisi zıtlıklar, farklılıklardan oluşuyordu. Artı varsa eksi de olacaktı. İyinin karşısında kötü vardı. Sıcak-soğuk, büyük-küçük, acı-tatlı...Her şey karşıtını yaratıyordu. Karşıtlardan oluşuyordu...Üstelik bütün bunlar, müthiş bir düzensizlik içinde bulunup, hayatın düzenliliğini sağlıyordu. Başlangıçta her şey güzel, temiz ve iyiydi. Ama sonra güzelin karşısına çirkin, iyinin karşısına kötü, temizin karşısına kirli çıkmıştı...Hayatın düzenini sağlamak için dengelerin korunması gerekiyordu. Kötülükler, çirkinlikler artmışsa, tehlike var demekti. Bu yaşamın sonu olabilirdi. Bay Kaplumbağa, kafasından bunları geçirirken müzik eşliğinde oynayarak Karagöz geldi. Şarkı söylüyordu:
"Kaplumbağayı düz ovada avlarlar...
Kanadını, kanadını yolarlar..."
Sonra tümsekteki yerini aldı ve karşısındaki Bay Kaplumbağa'ya sordu:
" Eveet...Durum ne merkezde yaramaz evladım?" dedi.
Bay Kaplumbağa, cevap vermedi.
Sunucu, araya girdi:
"Vala ne merkezde olduğunu bilmiyoruz. Sizi bekliyoruz işte," dedi.
Akbaba, meydanın üstünde bir tur atıp kanatlarını çırparak, ortalığı toza dumana boğarak geldi ve Karagöz'ün önünde durdu.
"Karagöz efendi, biz bir itirafname hazırladık. Eğer uygun görürseniz...Gerçi görmezseniz de bu iş olacak ya!.." dedi ve bir kağıt uzattı.
" Sen de kimsin be?" diye çıkıştı Karagöz.
" Bay Akbaba. Kanatlıları temsil ediyorum," dedi yılışarak.
"Ha...! Anladım," dedi Karagöz ve kağıdı okumaya başladı.
"Hım...hım...Ben bu yeni yazıyı sökemedim. Sen oku kızım. Aman oğlum...Yani kızım..."
Bayan Tavuskuşu, Karagöz'ün uzattığı itirafnameyi aldı ve okumaya başladı:
"Aşağıda adım ve imzam bulunan ben, kaplumbağa oğlu kaplumbağa, bazılarının sandığı gibi kanat filan çıkarmadım. Bütün bunlar tarihi bir göz yanılgısı nedeniyle meydana gelmiş, öyle algılanmıştır. Ben ormana, orman kanunlarına saygılı bir kaplumbağayım. Kanat çıkarıp uçmak gibi aykırı düşüncelere kökünden karşıyım. İş bu itirafnameyi aklım başımda ve hiçbir baskıya uğramadan imzalıyorum...Bay Kaplumbağa...Bu kadar."
Bay Kaplumbağa, kendisi için yazılan itirafnameyi çok komik buldu. Acı acı gülümsedi.
Karagöz ise çok beğendi:
" İyi olmuş...Hadi evladım imzala şunu," dedi ve Bay Kaplumbağa'ya kağıdı uzattı.
"İmzalamayacağım!" dedi Kaplumbağa.
Akbaba kızdı...Kafasından birkaç tüy kopardı hırsla:
" Aaa, yeter be!..Çabuk imzala!.." diye bağırdı.
Baya Kaplumbağa yalvardı:
"Hadi ne olur imzala," dedi yaşlı gözlerle.
Bay Kaplumbağa, imzalamamakta kararlıydı...Ne olursa olsun, böyle saçma bir itirafnameyi imzalamayacaktı.
Meydanda bir uğultu koptu:
-          İmzala!..İmzala...
Gürültü öyle artmıştı ki, ağaçlardaki yapraklar dökülmeye başladı.
Avcı, dayanamayıp tüfeğini kaptı ve ateş etti.
"Gümm!.."
Hayvanlar, panik içinde sağa-sola kaçıştı.
"Kesin, kesin şu gürültüyü!..Madem siz halledemiyorsunuz, ben yapayım şu işi...Yani avcı usulü," dedi Avcı ve gülümseyerek Bay Kaplumbağa'ya yanaştı.
"Sen Nasrettin Hoca'nın 'Leylek' fıkrasını bilir misin Kaplumbağa kardeş?"
"Hayır. "
"Bak anlatayım o zaman...Hoca bir gün, bir leyleğe rastlamış...Hayvanı bir türlü bir şeye benzetememiş...Deve dese, deve değil...Kuş dese, kuş değil. Cebinden bir makas çıkarıp..." Avcı, bir makas çıkardı cebinden. "Aynen böyle bir makas...Ve kesivermiş gagası ile bacaklarını. Kestikten sonra da, ' İşte şimdi kuşa benzedin' demiş...Nasıl, beğendin mi?"
Bay Kaplumbağa, bir makasa, bir de tuhaf tuhaf gülümseyen Avcı'ya bakıp korktu. Niyetini anlamıştı.
"Durun, yapmayın!..Yapamazsınız bunu..."
Avcı, bir kahkaha patlattı:
"Huaaaa!...Öyle bir yaparım ki...Elim alışkındır bu işe..."
Bay Kirli, koşarak gelip Avcı'yı destekledi.
"Yaşa Avcı bey!..Yaşa!..Kes de, kurtulsun kirli denizlerim, pis ırmaklarım, zehirli atıklarım, puslu havam...Kesmezsen hepsi temiz kalacak ben yokolacağım!..Kes!..Kes!"
Tavşan, kulak kabarttı...Bay kirlinin ne deme istediğini anlamamıştı:
"Ne diyor bu be?" dedi Timsah'a.
Timsah, anlamadı:
" Kim ne diyor?"
Tavşan, Bay Kirli'yi gösterdi...
"İşte şu pasaklı..."
"Ne diyor?"
"Kaplumbağanın kanaları kesilirse her şey kirli kalırmış. Bu da onu işine gelirmiş."
" Kaplumbağa'nın kesilmesiyle onun ne ilgisi varmış?"
Köstebek de katıldı konuşmaya:
"Ben de öyle anladım..." dedi ve Bay Kirli'ye sordu: " Baksana buraya, pasaklı şey...Ne ilgisi var kaplumbağanın kanatlarıyla söylediklerinin?"
Bay kirli sırıttı:
"Ne ilgisi mi var? Hıh!..Kuş kadar kafanızla bunu anlamıyorsunuz."
Akbaba'nın farkına vardı...Kırdığı potu düzeltmek istedi, " Affedersiniz! Sizi kastetmedim." dedi ama Akbaba kızmıştı bir kez...
"Gösteririm ben sana kuş kafalıyı! Ne demek istedin, açık söyle," dedi sertçe.
Bay Kirli, hayvanların sert ve sorgulayıcı bakışları karşısında paniğe kapıldı. Her şeyi bir kez daha anlatması gerektiğini anladı.
"Peki, peki kızmayın...Efendim, aslında Bay Kaplumbağa çok kötü şeyler düşünerek bu kanatları çıkarmış. Biliyorum bunu. Geçi o bunun farkında değil. Nasıl olsa kanatları kesileceğine göre, öğrenmese de olur."
Akbaba, bu sözlerden yine bir şey anlamadı.
"Hiçbir şey anlamadım." Kalabalığa döndü: "Siz anladınız mı?" diye sordu.
"Bilmece gibi konuşuyor," dedi Tavşan. "Zehirli atık da ne demek? Denizlerin kirlenmesiyle onun ne ilgisi var?"
Karagöz, bir süreden beri hayvanların konuşmasını sabırla dinliyordu. Öksürdü ve ciddi bir ses tonuyla:
"Galiba ben anladım," dedi. Hayvanlar onun çevresine toplandı. Anlatacakları çok önemli olmalıydı.
Karagöz anlatmaya başladı:
"Yazık. Çok yazık. Aklınız varsa kaplumbağanın kanatlarını kestirmezsiniz. Hatta, kendiniz birer kanat takarsınız. Bir çift mavi kanat. Yoksa mahvolacak güzelim dünya. Hadi, sahip çıkın ona. Böyle bir oyuna alet olduğum için kendimden utanıyorum. E yazık ki, ben artık çok çok eskilerde kaldım. Yardımcı olamam size. Hadi, koruyun kaplumbağayı. Koruyun mavilikleri..."
Avcı araya girdi:
"Yağma yok Karagöz efendi. Yağma yok. Daha nesli tüketilecek çok hayvan var!"
Bay Kirli aldı sözü:
"Kirletilecek temizlikler...Pisletilecek güzellikler...Ayy, ağzım sulanıyor!"
Avcı ile Bay Kirli; kaplumbağanın üzerine yürürken, hayvanlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar...
Artık her şeyi anlamışlardı.
Akbaba atıldı:
"Çabuk kurtaralım kaplumbağayı!"
Tavşan fırladı:
Kanatlarını çözelim!"
Bayan Kaplumbağa, Köstebek ve Timsah, Avcı ile Bay Kirli'yi engellemeye çalıştılar...
Avcı, silahını doğrulttu ve ateş etti!
"Durun, yoksa bu sefer üzerinize ateş ederim!" diye gürledi.
Bay Kirli, Avcı'dan yüz bularak:
"Ben de hepinizi kirletirim," dedi ağzından pislikler saçarak...
Hayvanlar korkup bir adım geriledi...
Avcı, elindeki makası Bay Kirli'ye uzattı.
"Al şu makası. Çabuk kes kanatları!"
"Zevkle," dedi ve birden Bay Kaplumbağa'nın üzerine atıldı Bay Kirli...
Kocaman, keskin makas gün ışığında parıldadı.
Bay Kaplumbağa, dehşetle bağırdı:
"Dur, yapma!"
Bay Kirli'nin makas tutan eli bu yakarışa aldırmadı. Doyumsuz bir iştahla ve hızla kaplumbağanın kanatlarına uzandı...
Şak...şak...şak! diye sesler çıktı makastan.
İşte tam bu sırada tüm hayvanlar, büyük bir cesaret ve hızla Bay Kirli'nin üzerine atıldı...
Avcı, tüfeğini doğrulttu ama bu kez ateş etmeye fırsat bulamadı...
Müthiş bir boğuşma başladı...
Eller, kollar, ayaklar, kanatlar...Hepsi birbirine karıştı.
Meydan toz içinde kalmıştı.
Bay Kaplumbağa, boğuşma sırasında kafasına bir cismin çarptığını hissetti...
Sert bir cisim olmalıydı bu...
Kaya gibi, taş gibi bir şey...
Gözleri karardı, başı döndü...
Her şey dönüyor, dönüyordu...
Sonra, hiçbir şey göremez, duyamaz oldu.
Sanki yaşam bitmiş, kanatları kesilmişti.
Şimdi sadece kollarında bir hafiflik, başında ise dayanılmaz bir ağrı duyuyordu...
Sonra o da kayboldu...
Masmavi ışıklar saçan bir tünele doğru sürüklendi...
Sessizce, fırıl fırıl dönerek, tünelin ucuna hızla uçtu...
Bu onun son uçuşu olacaktı.
Hem de kanatları olmaksızın!
Ama yine de çok güzel bir duyguydu bu...
Anlatılamaz...muhteşem bir duygu...
Tek kelimeyle, inanılmazdı!
Demek ki, kanasız biri de isterse uçabilirdi.
Bunun için gerekli olan bir çift kanat değil, sadece istemek, arzu etmekti.
Fakat bu güzel duygu uzun sürmedi...
Yeniden başı ağrımaya başladı...
Tünelin ucundaki mavi ışık da söndü...
Şimdi her yan simsiyahtı ve kulağında müthiş bir uğultu duyuyordu...
Gözlerini açtı.
Kalabalık acıyan gözlerle ona bakıyordu...
Başındaki ağrı dayanılmazdı...
Kollarını kaldırdı...Salladı...
Kanatları yerinde yoktu...
Dehşete kapılıp, müthiş bir çığlık attı:
"Kanatlarım!..Kanatlarım!.."
 
GÖKYÜZÜ MAVİ KALMALI
 
Bay Kaplumbağa, başında sargılarla yatağında yatıyordu.
Başucunda Bayan kaplumbağa, Kirpi, Köstebek ve Doktor Kedi vardı.
"Bırakın beni...Kıymayın kanatlarıma," diye sayıklıyordu.
Bayan kaplumbağa, onun kötü bir kabus gördüğünü sanıyordu.
Kirpi, üzüntüyle bakıyordu arkadaşına...
Doktor, kalabalığı hastanın başından uzaklaştırmak istiyor, "Açılın, açılın biraz," diyordu.
Bay Kaplumbağa, bir süre sonra uyandı.
İlk sözü:
"Nerdeyim ben?" diye sormak oldu.
Bayan Kaplumbağa'nın sevinçten gözleri yaşardı. "Canım...Kurtuldun...Kurtuldun," diye mırıldandı.
Bay Kaplumbağa, önce çevresine şöyle bir bakındı, sonra:
"Neler oluyor? Bay Kirli nerde?" diye sordu.
Odadakiler şaşkınlıkla birbirlerine baktı. Bay Kirli de kimdi?
"Peki kanatlarım," dedi Bay Kaplumbağa.
Onlar da yoktu!
Doktor:
"Ne kanadı? Az daha kütüğün üstünden düşüp ölecektin," dedi.
"Yaa...Yüreğimizi ağzımıza getirdin, " diye onayladı Kirpi.
Köstebek, gülümseyerek baktı:
"Çok korkuttun bizi canım. Hava alacak başka bir yer bulamadın mı?" dedi. "İtfaiyeciler olmasaydı, yaralanabilirdin. Onlar kurtardı seni," dedi Bayan Kaplumbağa.
Bay Kaplumbağa'nın kafası karışmıştı. Söylenenlerden hiçbir şey anlamıyordu...
Ne olmuştu? Kimden kurtulmuştu? Niye herkes başına üşüşmüştü?
Uçmak için en yükse ağaca çıktığını hatırlıyordu en son...
Sonra...Sonra...
Başına bir sürü olay gelmişti...
Peki ya şimdi?
"Uçacağım, deyip evden çıktın," dedi Bayan Kaplumbağa..."Sanki kanatların varmış gibi..."
Bay Kaplumbağa şaşırdı...
"Yok muydu?" diye mırıldandı korkarak...
"Yoktu tabi," dedi karısı. "Kaplumbağanın kanadı mı olurmuş?"
Galiba şimdi her şeyi anlıyordu...
Demek her şey bir rüyaydı...
Uçmak için bir kütüğe tırmanmış, sonra da düşüp, kafasını bir yere çarparak bayılmıştı.
İnanmak zordu ama, gerçek buydu işte!
Ama rüyada da olsa, mavi kanatlara sahip olduğu için seviniyordu...
Bir çift mavi kanat...
Ne kadar güzeldi...
Böyle tuhaf bir rüya gördüğü için bir an utandı...
Sonra, düşününce bunun hiç de utanılacak bir şey olmadığını anladı.
Aksine, bu rüyayı herkese anlatmalı, bir çift mavi kanat sahibi olmanın ne kadar güzel bir şey olduğuna inandırmalıydı dostlarını.
Bunları düşünürken, Timsah girdi odaya...
Yanında Bilge Baykuş vardı...
Bay Kaplumbağa, Bilge Baykuş'u görünce yatağında doğruldu.
Çünkü o saygı duyulacak biriydi.
"Duyar duymaz geldim.," dedi Bilge Baykuş.
Oldukça yaşlıydı ve eskisi gibi uçamıyordu.
"Sizi gördüğüme sevindim," dedi Bay Kaplumbağa.
Yüzü al al olmuştu.
"Ben de çok sevindim," dedi Bilge Baykuş...
Yatağın kenarına oturdu ve Bay Kaplumbağa'nın elini tuttu.
"Anladığım kadarıyla, o günkü konuşmamızı yanlış yorumlayıp kanat çıkarmaya uğraşmışsın. Ben sana, 'hepimiz mavi kanat takmazsak, hiçbir yarışı kazanamayız demekle kanat çıkarıp kendini ağacın tepesinden at demedim," dedi gülümseyerek.
Bay Kaplumbağa, büsbütün kızardı:
"Ne demek istediğinizi az önce anladım," diye mırıldandı.
"Asıl insan oğlu anlamalı bunu," dedi Bilge Baykuş.
Sesinde ciddi bir ton vardı.
İnsanları çok iyi tanırdı...
İnsanları ve dünyaya yaptıklarını...
"İnsanoğlu mavinin, kanatlı olmanın bilincine varmalı artık. Yoksa, dünya dünya olmaktan çıkacak, " dedi üzüntüyle.
Odadakiler can kulağıyla onu dinliyorlardı.
Söyledikleri çok önemliydi çünkü.
Herkesin kulağına küpe olması gereken şeyler...
"Biz hayvanlar olarak elimizden geleni yapıyoruz," dedi Bilge Baykuş. "Asıl insanoğlu gayret etmeli. Onlar düşünmeli bunu. Doğanın dengesi durmadan bozuluyor. Su suya, hava havaya, toprak toprağa benzemez oldu. Ormanları cayır cayır yakıp kül ediyorlar. Hayvanlara hiç acımıyorlar. Düşüncesizce talan ediyorlar her yanı. Artık bu kötü gidiş durmalı."
Tam bu sırada gürültüyle bir uçak geçti.
Herkes, her şey sarsıldı.
Bay kaplumbağa, pencereye gitti,uçağın arkasından el salladı...
"İnsan asıl düşüncede kanatlı olmalı,"diye mırıldandı...
Bayan kaplumbağa, yanına yaklaştı...
"Ne dedin canım?"diye sordu...
"Bir şey demedim canım,"dedi Bay Kaplumbağa...
"İnsanoğlu için küçük bir öneride bulundum sadece..."
Ötekiler de pencereye yaklaştı...
Dışarıda müthiş bir gürültü, İsli, sisli, puslu bir hava vardı....
Simsiyah bir renk hakimdi her yana...
Gökyüzünde kara bulutlar dolaşıyordu...
Manzara ürkütücü, dehşet vericiydi...
Ama bir an çok tuhaf bir şey oldu:
Güneş, kara bulutların arkasından şöyle bir görünüp, keskin ışıklarını dünyanın üzerine gönderdiğinde, bir çift mavi kanat parıldadı gökyüzünde...
Bu umudun mavi kanatları olmalıydı...
Çünkü, her ne olursa olsun, o hep vardı ve olmaya da devam edecekti.
Yeter ki, dünyanın her hangi bir köşesinde, küçücük bir yürek, onu içinde duyumsasın...
 
BİTTİ
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ekstralar
 




Web'te Türkçe

 
 
Bu web sitesi Bedava-Sitem.com ile ücretsiz oluşturuldu. Siz de kendi web sitenizi ister misiniz?
Ücretsiz kayıt ol